SEFER YÜRÜK

 

"Asıl olan müfredattaki kazanımlar..."

Öğretim programlarında hangi konuların yer alacağı, biçim ve içeriğinin ne olacağı siyasi otoritenin tasarrufunda.

Öğretim programlarını kim nasıl hazırlarsa hazırlasın, öğretmenlerin sorumluluğu, öğretim programlarındaki kazanımları öğretmekle sınırlıdır. Hiçbir öğretmen “Ben bu konuya karşıyım, onun için geçiyorum” diyemez.

Öğretmenler eleştiri yapamaz mı? Elbette ki yapar, yapmalıdır da… Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı yeni taslak programları için öğretmenlerden hem eleştiri hem de öneri bekliyor. Bu eleştirilerin doğal olanı, sınıf kapısından içeri girmesine izin verilmeyenlerle öğrenciye yansıtılmayanlardır.

Öğretim programları ne kadar mükemmel olursa olsun, her şey öğretmende bitiyor. Bir türlü verim alamadığımız öğretim geleneğimize adapte olmuş öğretmenlerimiz için öğretim programlarının niteliği fazla önem taşımıyor. Çünkü programlar pek çok özelliği nedeniyle yazıcıdan çıkmıyor, öğretmenlerin dosyalarında yer almıyor, en çok gereksinim duyulduğu zamanlar öğretmenin elinin altında olmuyor, dolayısıyla da programlarda anlatılanlarla sınıflarda anlatılanlar örtüşmüyor.

Yeni öğretim programlarının taslaklarını kısmen inceledim. Bu yazımda daha çok taslaklardan da edindiğim izlenimlerimle genel anlamda öğretim programlarıyla ilgili gözlemlerimi, uygulamalarımı ve deneyimlerimi paylaşacağım. Öncelikle de önerilerimi sunmaya çalışacağım.

 

GÖZETİMSİZ SINAV ÇOK ZOR DEĞİL – TEK ENGEL ‘GÜVEN’ EKSİKLİĞİ

2004-2005 öğretim yılında uygulamaya konulan Yapılandırmacı öğretim, hala başladığı yerde duruyor. Acaba neden? Öğretmenlerimiz mi yetersiz? Öğretim programları mı engel? Yönetmelikler mi yetmiyor? Bence bunların hiçbiri değil…

Ülkemizde Yapılandırmacı Öğretimin önündeki en büyük engel okullarımızdaki geleneksel öğretim anlayışımız. Öğretmen merkezli öğretimin dayanılmaz hafifliği, kalabalık sınıflarda öğretmenliğin az öğrencili sınıflara göre daha kolay oluşu, başarısızlık gerekçesinin de hazır oluşu.

Diğer bir engel de bakanlığın öğretmene, öğretmen ve öğrencilerin de karşılıklı olarak birbirine güvenmemesidir. İstenen güveni geri getirmenin pek çok yolu vardır, bana göre en erken etkisini gösterecek yöntem, sözlü değerlendirmelerin önünü sonuna kadar açmak ve yazılı sınavları gözetmensiz yapmaktır. Bırakın öğrenciler bir süre birbirlerinden özgürce yararlansın. Birkaç yazılıdan 90-100 puan alsınlar. Ne çıkar bundan, bir şey kaybetmeyiz. Kısa bir zaman sonra aralarındaki rekabetin önemini kavrayacaklar ve sınav ortamında bilgi alışverişine kota koyacaklar, daha sonra da büsbütün kesecekler. Bu uygulamanın en büyük engeli sabırlı olamayışımızdır. Sabırla beklersek, kazanan eğitim olacaktır.

Aktif öğretmenliğimde, H. A. Sözen Anadolu Lisesinde okuma alışkanlığı kazandırma konusunda yaptığım bir projenin uygulama sürecinde, ilk haftalarda, çöp kovaları o kadar çabuk doldu ki, görevliler günde üç-dört kez boşaltmak zorunda kalmışlar. Her defasında da okul müdürümüze grup halinde gidip şikâyet etmişler. Projeye baştan onay veren okul müdürü her defasında sabırlı olmalarını, kısa bir süre sonra biteceğini söylemiş. Müdürümüz proje sonlanana kadar bu şikâyetlerden beni haberdar etmedi. Sürecin üçüncü haftasında çöp kovaları normale döndü. Üç ay için onay aldığım projenin sekizinci haftasında amacıma ulaşmıştım. O haftadan sonra çöp kovalarında gazete parçaları görülmedi. Gazeteleri son dersten sonra kürsünün ve sıraların üstünden topladılar.

Söylemek istediğim şey şu; eğer okul müdürümüz çalışanların sözlerine uyup projeyi zamanından önce sonlandırsaydı, sonucunu görme şansımız kalmayacaktı. Yazılı sınavlarda gözetmen uygulamasını kaldırmak da öyle bir şey… Öğretmen sınıftan çıkmasın, aralarda dolansın, kürsüde otursun, kitap veya gazete okusun, ama öğrencilere karışmasın, onlara yaptırım uygulamasın. Öğrenci-öğretmen arasındaki güven işte bu kadar bir şey…

Gözetmensiz sınav uygulamasını görev yaptığım okulların bazılarında okul müdürlerinin bilgisi altında başarıyla uyguladım. Zümre arkadaşlarımı da bilgilendirdim.

 

KAZINIM SAYILARI YILLIK DERS SAATİNİN EN AZ İKİ KATI OLMALI!

Ders kitabı bir kaynaktır. Asıl olan müfredattaki kazanımlardır. Zümreler ders kitaplarına %100 uymak zorunda değildirler. Ders kitapları, şubeler arasında birliği sağlamak için vardırlar. Pek çok ülkede kitaplar, kaynak olmaktan çıkarılmıştır. Hatta bazı özel okullarda da kitap yerine haftalık ders defteri uygulaması vardır. Haftalık ders defteri hem öğretmenlere hem de öğrencilere büyük kolaylık sağlamaktadır.

Ders kitabındaki bir konu yıllık planla örtüşmüyorsa, öğretmen o konuyu dikkate almaz. Ya da tam tersi, kitaptaki bir konuyla ilgili etkinlikler yetersizse, öğretmen zümre başkanının onayını alarak daha etkili ve özgün etkinlikler seçebilir, gerekirse üretebilir...

Öğretmenler yıllık planlarının düşünceler bölümüne gerekçesini yazarak haftalık konularda da değişiklik yapabilir. Bu nedenle ders kitapları üzerinde daha fazla yorum yapmayı yararlı bulmuyorum. İyi kitapla iyi öğretim yapılır diye bir kural yok. Kitabı değerli kılan onu kaliteli yapan öğretmendir. Bir öğretmenin iyi dediği kitaba başka bir öğretmen kötü diyebilir.

Kazanımlar öğretim programlarının en önemli bölümüdür.

Hangi konu işlenirse işlensin, öğretmenin önceliği o konularla ilgili kazanımları öğrencilerine kazandırmaktır.

Kazanımlar konu seçiminde rehber özelliği taşır, konuların öğretilmesinde ise ölçüt görevi yaparlar.

Bu yüzden öğretim programlarının en başında yer almalı.

Sayıları her ders için yıllık ders saatleri toplamının en az iki katı olmalı.

Kazanımlar sayesinde öğretmenler, HANGİ KONUNUN; NE ZAMAN, NEREDE, NE KADAR, NASIL, KİMİNLE ve NE KADAR SÜREDE öğretileceğini planlar, planını öğrencileriyle paylaşır.

Öğretmenlerinin Paylaşımını esas alan öğrenciler de HANGİ KONUYU; NE ZAMAN, NEREDE, NE KADAR, NASIL, KİMİNLE, NE KADAR SÜREDE öğreneceklerini bilirler. Hem kendilerine hem öğretmenlerine güvenleri artar.

Kazanım sayısının çokluğu öğretmeni öğretim programına bağımlı kılar; OKULLAR ve ÖĞRETMENLER arasında konu birliği sağlar.

Öğretmenler arasında, okullar arasında konu birliğinin ve bütünlüğünün sağlanması, kazanım sayılarıyla orantılıdır. Kazanım sayısı ne kadar çoksa, öğretim gereksiz ya da basit konulara sapmadan yoluna devam eder.

Öğretmen hangi konunun ne kadar öğrenilmesi gerektiğini bilir. Yıllık planını yaparken; öğrencilerin kapasitesine, okulun fiziki olanaklarına, çevre koşullarına ve ders için ayrılan zamanı göz önünde bulundurur.

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Programında 100 kazanım yeterli bulunmuş. Bu kazanımlar 9, 10, 11 ve 12. Sınıflarda değişmeyeceği, aynı kazanımların her sınıf seviyesinde tekrar edileceği belirtiliyor. Bazı kazanımların alt açıklamalarında 9. Sınıflar muaf tutulmuş.

Öteki öğretim programlarda olduğu gibi Türk Dili ve Edebiyatı dersinde de kazanımlar tüm sınıflar için ayrı ayrı belirtilmeli.

Türk Dili ve Edebiyatı taslak programında ortak kazanım uygulaması kararını alanların gerekçesi nedir, bilemiyorum. Eğer aynı kazanımları tekrar tekrar yazmak gereksiz görülmüşse, birbirine benzer kazanımlar önceki programlarda da vardı. 9. Sınıftan 12. Sınıfa kadar tüm kazanımlar aynı, metinler farklı… Hiç hoş gelmedi.

Geçmiş yıllarda uygulamaya konulan öğretim programlarıyla 2017 taslak programları arasındaki farkları aşağıdaki tablolarda görmek mümkün. Öncekilerde 2450 kazanım varken, taslaklarda 935 kazanıma düşmüş. Yaklaşık üçte bir oranında azalmış. Bence en az ortalama üç kat artmalıydı. Kesinlikle düzeltilmeli.

 

2013 ÖĞRETİM PROGRAMLARINDA KAZANIM VE SAYFA SAYILARI          Tablo 1

DERSLER

9. Sınıf Kazanımları

10. Sınıf Kazanımları

11. Sınıf Kazanımları

12. Sınıf Kazanımları

TOPLAM

 

Sayfa Sayısı

TÜRK EDEBİYATI

123

152

199

175

649

 

140

DİL VE ANLATIM

73

124

113

135

445

 

130

TARİH + TC İnk. T.

44

64

33

62

203

 

86

COĞRAFYA

26

40

44

37

147

 

63

MATEMATİK (2 ve 4 saat toplamı)

100

100

100

100

400

 

364

GEOMETRİ

20

44

38

30

132

 

207

FİZİK

43

34

69

74

220

 

50

KİMYA

23

39

46

37

145

 

49

BİYOLOJİ

25

21

34

29

109

 

53

               

TOPLAM

477

618

676

679

2450

 

1142

 

2017 TASLAK ÖĞRETİM PROGRAMLARINDA KAZANIM VE SAYFA SAYILARI     Tablo 2

DERSLER

9. Sınıf Kazanımları

10. Sınıf Kazanımları

11. Sınıf Kazanımları

12. Sınıf Kazanımları

TOPLAM

 

Sayfa Sayısı

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI

100 (Tüm sınıflarda ortak)

100

 

85

TARİH + TC İnk. T.

42

26

28

42

138

 

78

COĞRAFYA

22

34

40

34

130

 

45

MATEMATİK

38

26

30

34

128

 

53

FİZİK

45

43

59

63

210

 

49

KİMYA

38

23

37

31

129

 

44

BİYOLOJİ

15

17

35

33

100

 

36

               

TOPLAM

200

169

229

237

935

 

390

 

ÖĞRETİM PROGRAMLARININ HACMİ SINIF BAZINDA EN FAZLA ÜÇ SAYFA OLMALI

Taslak programlarda olumlu gibi görünen bir iyileştirme sayfa sayılarındaki azalma. 1142 sayfadan 390 sayfaya düşürülmüş. Bu yeterli mi, kesinlikle yeterli değil.

Anayasalar bile bu kadar uzun değil! Bir anlamda derslerin anayasası da öğretim programları değil mi?

Tüm öğretim programları her sınıf bazında 3 sayfayı; 9, 10, 11 ve 12. Sınıf toplamları 8-10 sayfayı geçmemelidir.

Öğretmenin elinin altında bulunan 8-10 sayfalık basit bir öğretim programı; bilgisayarda tutsak olan veya dolaptan hiç çıkmayan 70-80 sayfalık mükemmel bir öğretim programından çok daha işlek olur, çok daha yararlı olur, çok daha etkili olur...

Öğretmenlerin sayfalar dolusu öğretim programlarını okudukları konusunda bir araştırma yapıldı mı?

Yıllık planların son sayfasında öğretim programının esas alındığı, zümre tutanaklarında okunduğu yazsa da, bu yazılanlar gerçeğin öyle olduğu anlamına gelmiyor. 36 yıldır katıldığım Zümre Öğretmenler Kurullarında, öğretim programlarının okunduğuna, bölüm başkanı olduğum yıllar da dâhil, tanık olmadım.

 

ÖĞRETİM PROGRAMLARININ YILLIK DERS PLANLARLA İLİŞKİLENDİRİLMESİ

Öğretim programları (Müfredat) nelerin öğretileceğini gösterir; yıllık planlar ise, hangi konunun ne zaman öğretileceğini; haftalık planlar, kazanımların nasıl kazandırılacağını gösterir. Bu bağlamda, öğretim programları (müfredat) zengin bir mutfak gibidir. Zümre öğretmenleri bu mutfağa her öğretim yılı başında girerler, konuları ve kazanımları enine boyuna incelerler. Öğrencilerin seviyesini, çevre koşullarını, okulun olanaklarını, haftalık ders saati sayılarını da göz önünde bulundurarak 36 haftalık yemek listesi (yıllık ders planı) yaparlar; ortak çalışmanın son ürünü olarak da haftalık ders planlarını hazırlarlar.

Öğretim programında bir yemeğin odun ateşinde mi, elektrikli fırında mı, buharlı kazanda mı pişirileceği genel olarak belirtilir; ancak miktarı, süresi, derecesi, yağı, tuzu ve servis biçimi öğretmenlere bırakılmıştır. Bu bakımdan yıllık planlar yemek listesini, haftalık planlar ise pişirilecek yemeklerin tariflerini içerir. Öğretimin en önemli aşaması da bundan sonra başlar. Çünkü tarifler ne kadar mükemmel olursa olsun, tüm öğrencilerin damak tadına uygun pişeceği anlamına gelmez, asıl lezzet öğretmenlerin yorumları ve yetenekleriyle ortaya çıkar.

Kim ne derse desin geleneksel öğretim geleneğimizde plan-program gerçeğimiz şöyle:

― Öğretim programları dijital ortamlarda,

― Yıllık planlar dolaplarda ya da raflarda,

― Günlük plan zaten yapılmıyor, yapılanlar da çantalarda…

Tüm öğretmenlerin en doğal yol haritası öğretim programlarıyla başlaması gerektiği halde; öğretim programları değişmedikçe veya değişikliğe uğramadıkça gündeme alınmıyor; onun yerine ya geçmiş yılların ders planları tercih ediliyor ya da internetten indirilenler güncelleştiriliyor. Öğrenci, okul ve çevre koşulları gözden ırak kalıyor. Bu yüzden kaçınılmaz olarak da öğretim yılı içinde sorunlar yaşanıyor; konuların bazıları eksik kalıyor, bazıları yetersiz oluyor, bazıları hiç işlenmiyor… En kötüsü de bazı öğrenciler tekrar isteğinde bulundukları zaman pek çok öğretmen “Müfredatı yetiştirmek zorundayım, tekrar geriye dönemem” diyebiliyor. Eğer yıllık ders planını kendisi yapmış olsaydı, eminim yetiştirememe kaygısı yaşamazdı.

Günlük/Haftalık planların durumu daha vahim! Ya hiçi yapılmıyor ya da göstermelikten öteye geçmiyor. Ezberci öğretim bütün hızıyla saltanatını sürdürüyor. Bu yüzden müfredat kazanımları elde edilemiyor, hedeflere ulaşılamıyor, uluslararası nitelik kazanılamıyor.

Süreç içinde veya sonunda yönetmeliklerle ilgili tüm yasal sorumluluklar yerine getirilmiş olmasına rağmen, karnelerdeki şişirilmiş notlara bakarak ders kesim raporlarını kanıt gösteren yöneticiler yanılır; çünkü yıllık planlarla sınıf defterlerini karşılaştırmadıkları içindir ki, öğretmenler ders kesim raporlarına rahatlıkla tüm konuların işlendiğini korkusuzca yazabiliyorlar.

Hırsız mı suçlu, kapıyı açık bırakan ev sahibi mi? “Yahu hırsızın hiç mi suçu yok” diye feryadı basan Nasrettin Hoca ne demek istiyor?

 

ÖĞRETİM PROGRAMLARININ SUNUŞ BÖLÜMLERİ

Öğretim programının sunuş bölümü yarım sayfayı, ortalama 150 sözcüğü geçmemeli. Eğer açıklama ve okuma bölümlerinin olması mutlaka gerekli görülüyorsa; ya tüm öğretim programlarının sunuşları/açıklamaları ayrı bir kitapta toplanmalı, ya da ayrı bir dosya oluşturulmalı. Öğretmenler gerekli gördüklerinde, özellikle de yıllık plan hazırlarken bu kitapları okurlar. Her an çantalarında ya da dosyalarında olması gerekmez. Çünkü programların özü kazanımlardır. 

 

ÖLÇME DEĞERLENDİRME

Yazılı sınavlarda AÇIK UÇLU, ÇOKTAN SEÇMELİ, BOŞLUK DOLDURMALI, DOĞRU/YANLIŞ, BULMACA ve benzer biçimlerdeki soruların yüzdelik ağırlığı verilmesi yeterlidir. Bunları uzun açıklamanın yararı olduğunu düşünmüyorum.

Sözlü sınavların kaldırılması, bence büyük bir yanlış! Gerçi her ne kadar kaldırılsa da, sözlü sınavlar, öğretmenler tarafından farklı yöntemlerle aynen devam ettiriliyor. Bence en kısa zamanda yasak kalkmalı, hatta yazılı sınavların sözlü sınavlara galibiyeti sona ermeli. SÖZLÜ SINAVLAR TEŞVİK UNSURU OLARAK KULLANILDIĞI SÜRECE ÖĞRENCİLERİ İSTEKLENDİRMENİN TEMİNATIDIR. Sözlü değerlendirmelerde çok dikkat edilmesi gereken bir durum daha var ki, o da tüm öğrencilere eşit davranmayı başarmaktır. Olabildiğince eşit... Bunu başarabilen öğretmenler öğrencileriyle barışık olur, öğretmenliği sanata dönüştürür, karşılıklı güvene tavan yaptırır.

SÖZLÜ NOTUNU SİLAH OLARAK KULLANAN bazı istisna öğretmenlerin genele galip gelmesine kesinlikle izin verilmemeli. Onlar gerekçe göstererek sözlü sınavlar üzerinde baskı kurulmamalı.

Şu an eğitim gerçeğimizde ölçme-değerlendirme GELENEĞİMİZİN gerçek yüzü:

  • Öğretmenler öğretim programlarından konuları seçiyor (Ya zümreyle ya da tek başına)
  • Yıllık planlarını hazırlıyor (Yaygın olan, önceki planlar güncelleniyor ya da internetten indiriliyor)
  • Konuları kendileri anlatıyor ya da yazdırıyor
  • Yazılı sınav sorularını kendileri hazırlıyor,
  • Yazılı sınav kâğıtlarını kendileri değerlendiriyor.
  • Ortalamalarla ilgili ayarlamaları yapıyor.
  • E-okula girip çıktı alıyor.
  • Başarım bu, diyor.

 

ÖĞRETİM PROGRAMLARINDA YÖNTEM, TEKNİK VE UYGULAMA BÖLÜMLERİ

Öğretmenler kendilerinin hazırladıkları yıllık planlara aldıkları konuların, ya da, daha çok da internet ortamından indirdikleri yıllık planlarda yer alan konuların tümünü, öğrencilerin seviyesini göz önünde bulundurmadan öğretme anlayışındalar. Başka bir deyişle kendilerini adeta şartlandırıyorlar. “Müfredatı bitirmek zorundayım” sözleriyle de kendilerini sorumluluktan soyutlayabiliyorlar. Dolayısıyla öndeki öğrencilerle/başarılı olanlarla yürüdüklerinden arkada kalanları fark etmiyorlar, kimin öğrenmediğini göremiyorlar. Öğrenen öğrenciler ise kendilerini yazılı sınavlarda belli ediyor.

Sonuçta her şeyi öğreteyim derken merkezi veya yerel sınavlarda boş kâğıt verenlerle, sıfır çekenlerle karşılaşıyorlar. Yine de başarısızlığı sahiplenmiyorlar, özeleştiri yapmaya yanaşmıyorlar. Başarısızlığın nedenini öğrencilerin ders dinlememesine, tembelliğine, ödev yapmamasına yoruyorlar.

Şu veya bu sebeple onları suçlamak yanlış olur, sonucu değiştireceğine de inanmıyorum.

Yüzlerce yıl öncesinde yapılan eğitim yanlışları maalesef günümüzde de devam ediyor. Geçmişteki öğretmenlerin haklı sayılabilecek nedenleri vardı; çünkü bilginin kaynağı kendileriydi, anlattıklarını öğrenciler dinlemeliydi, başka yerden öğrenme olanakları yoktu. Eğitim ve öğretimin kaynakları çok kısıtlıydı, öğretmeni dinlemezlerse öğrenemezlerdi. Bu yüzdendir ki; dersi bölenlere, anlatılmasına engel olanlara ya da dinleyen öğrencilerin dikkatini dağıtanlara bireysel ilgi gösterecek zamanları yoktu, bu yüzden o tür öğrencileri önce sınıftan attılar, aileleriyle aralarını açtılar, ısrarcı olanları okuldan attırdılar. Bu uygulamanın kurbanlarından en çok dikkat çekeni de Edison’un annesine öğretmeni tarafından yazılan mektuptur. Anımsayanlar bilir, pedagojik anlamda iyi bir örnektir. Edison’un kaderini yaşayan pek çok bilim insanı vardır: Einstein, Newton…

Oysa çağdaş eğitimde böyle eğitim anlayışına yer yok, olmamalı da... Çünkü günümüzde öğretmen çoktan bilginin kaynağı olmaktan çıktı, bilginin yol göstericisi konumuna geçti. Öğrencilerin öğretmene muhtaçlığı azaldı. Çünkü öğretmenin güzellikle, hoşgörüyle, telkinle, baskıyla, disiplinle anlatmaya çalıştığı bilgiye, öğrenciler çağın kendilerine sunduğu olanaklar sayesinde çok daha hızlı ulaşabiliyorlar. Öğretmene muhtaçlıkları kalmıyor…

Günümüz öğretmenini dersin başından sonuna kadar konu anlatmaktan, yazdırmaktan, sayfalar dolusu ödev vermekten kurtarmalıyız. Çok geç kalmış olsak da, telafi edecek zamanımızın olduğu inancındayım.

Eğitim kurumlarımızdaki çelişkinin temelinde öğrencilerin teknolojik kaynakları ve onlara bağlı olanakları kullanım önceliğini öğretmenlerimizin kabullenememesi yatıyor. Bu durum öğrenci-öğretmen sürtüşmesini kaçınılmaz yapıyor, dolayısıyla başarının önü tıkanıyor.

Çağın eğitim anlayışına yetişemeyen öğretmenin “Beni dinlemiyorlar, yazdırdığımı yazmıyorlar, ödev yapmıyorlar…” biçimindeki yakınmaları artık gündemden düşmeli, bunlar yaklaşık 40-50 yıl gerilerde kaldı.

Nitekim 2004’te kademeli olarak öğretim programlarının ve kitaplarının yenilenmesiyle başlatılan Öğrenci Merkezli Öğretim Modeliyle birlikte maalesef ÖĞRETMENİN ÖĞRETİME OLAN BAKIŞININ VE YAKLAŞIMININ DA DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKTİĞİ gündeme gelmedi.

Buna karşılık öğretmenlerin yetersizliği, buna bağlı olarak da eğitilmesi gerektiği üzerinde duruldu. Aklım almıyor; 5 yıllık, 15 yıllık, 20 yıllık öğretmenlere kimler öğretmenliği öğretebilir ki? Akademisyenler mi? Deneyimli/başarılı öğretmenler mi? İsterse dünyanın en iyi eğitimcileri ders versin! Öğretmenlerimiz için yararlı olacağından kuşkum olmaz, ancak sınıfa ve öğrenciye yansımayacağını söyleyebilirim, bunu iddia da ederim.

Öyleyse sorun ne? Neden uluslararası sınavlarda en sonlarda kalıyoruz?

Sorun öğretim programlarının güncelleştirilmesiyle, ders kitaplarının yenilenmesiyle, sınıflardaki öğrenci sayılarının azaltılmasıyla, öğretmen aylıklarının artırılmasıyla, en yeni teknolojinin sunulmasıyla düzelecek bir sorun değil!

Eğitimden nitelikli verim alamayışımızın nedeni başka, bambaşka; çözüm öğretmenin sınıf kapısından girdiği 40 dakikalık süreçte… Bu süreç hep gözden ırak tutuldu. Belki de öğretmenliğin kutsal oluşu, öğretmenleri de kutsallaştırır beklentisi oldu.

Sınıflara giden öğretmenlerin hiçbirinin elinde yol haritası yok! Doğaçlama yöntemiyle sınıf yöneten öğretmenin, sınıf kapısından girince karşılaşacağı yolların hangisini seçeceği belli değil.

 

DERS KİTAPLARINDA YER ALAN ÜNİTE SONU SORULARI SADECE ÖĞRETMENLERİN ERİŞİMİNE AÇIK OLMALI

Ders kitaplarında, konu ve ünite sonlarında yer alan anlama ve kavrama soruları 30-40 yıl önce çok değerliydi. Ancak yardımcı kitapların çıkması, hele hele kitaplardaki soruların yanıtlarının internet ortamında yer alması, bu soruların değerini sıfıra indirdi, öğretmenlerin elini kolunu bağladı.

O sorular çok doğru ve iyi hazırlanmış olmalarına rağmen artık ders kitaplarında yer almaları yararlı değil, Çünkü soruları öğrencilerin kendileri çözmesi gerekirken, hemen internet ortamından indiriyorlar, yardımcı/çözümlü kitaplara yönleniyorlar. Dolayısıyla kitaplardaki sorulara verdikleri yanıtlar kendilerinin görüşü olmuyor.

Doğru görünen bu yanlışın telafisi için EBA platformu var. EBA, öğretmenler için süper zengin bir market hazırlamış, mutfaklarında çok yetenekli ustalar olmalı, ancak okullara ve öğretmenlere servis yöntemleri çok başarısız… EBA servis yöntemini çok işlek hale getirilebilir, bu yolla öğretmenlerin rahat nefes alması sağlanabilir. Böylece öğrencilerin sorulara verdikleri yanıtlar kendilerine ait olur.

EBA en kısa zamanda öğretimin yol haritasını öğretmenlerin erişimine açmalı.

EBA ÖYLE BİR YÖNTEM TASARLAMALI Kİ, ÖĞRETMENLERİN EBA PLATFORNU HER HAFTA ZİYARET ETMEK ZORUNDA KALSIN. BUNU SAĞLAMAK ZOR DEĞİL! YETER Kİ ÖĞRETMENLERE NİTELİKLİ BİR YOL HARİTASI SERVİS EDİLSİN!

 

Sefer YÜRÜK

Eğitimci

Twitter / @seferyuruk