ÖMER ORHAN

HAVVA ELMAYI, TEHEMİS "AYVAYI" YEDİ...

Âdem ile Havva elmayı ısırınca mı cennetten kovuldu, yoksa sonrasında biz mi hayatımızı cehenneme çevirdik belli değil.

Ancak onlarla birlikte yemeye “başladığımız” kesin.

“Yemeye” alışmış insan ırkı ise çeşit çeşit…

Elma yiyenler, ayva yiyenler, “avanta” yiyenler…

Yeme de bir sindirim meselesidir ve belli ki elma, sindirim sistemini “geliştirmektedir”. Mucizevi bir meyve olan elmanın bazıları özünden, bazıları da sapından nasibini almıştır.

İşte bu saptan nasibini alanların, gelişmiş bir sindirim sistemine sahip oldukları kesindir; ancak bilim insanları homo sapienslerin alt türü olduklarını iddia ettikleri bu insanların beyinlerine henüz rastlayamamıştır.

İşin şakası bir yana insanlar, farklı farklı.

Beyni olanı da var, var olup da kullanmayanı da!

Bilindiği üzere beyin, içten yanmalı bir motor gibidir ve yakıt olarak oksijen tüketir. Oksijen ise doğada “henüz” bolca bulunmakla birlikte yakanı da var, ziyan edeni de…

Oksijeni yakanla ziyan eden doğada eşit olsa da buna karşılık yaşam hiç adil değildir. Beynini kullananla kullanmayan çoğu zaman aynı kefededir! Gerçi son yıllarda beynini kullananlara “aynı kefede” de yer yok ama bu da bir uygarlık meselesidir ve ülkeden ülkeye “terazi” kullanımı değişir.

Terazi; popüler kültürde burç, sosyal hayatta ağırlık ölçme aracı ve adaletin dengesini gösteren simgedir.

Düşünün, Eski Yunan bundan 2500 yıl önce adaleti hangi seviyede önemsemiş ki Themis Heykeli’ni yaratmış. Themis, bir elinde kılıç, diğer elinde dengede bir terazi, gözleri bağlı kadın heykelidir.

Themis’in bakire bir kadın oluşu bağımsızlığını, gözünün bağlı oluşu tarafsızlığını, bir elinde tuttuğu terazi adaletini ve bunu dengeli dağıttığını, diğer elindeki kılıç ise adil olarak verdiği cezaların gücü ve caydırıcılığını gösterecek şekilde tasarlanmıştır.

Günümüze kadar tüm dünya ülkeleri de bu simgeyi bayılarak “kullanmıştır”! Themis’in gözündeki bağı çözenler, terazinin dengesini bozanlar, kılıcı halkı sindirmek için kullananlar derken geriye ne bakirenin saflığı kaldı ne de adaleti…

Yasak elmayı yiyerek çöküşünü başlatan insanoğlu, Themis’i kirlettikten sonra da ayvayı yedi!

Uygarlığın ölçüsünü okumak belirliyor olsa bile ne okuduğun ve okuduğundan ne anladığın çok daha önemlidir.

Okullarda beynin kullanımı, sınavlardaki başarıya endeksliyken yaşam ilginç ölçümlemeleri gerekli kılar. Böylece okullar çoğunlukla sınavlarda başarılı olan ve becerilerinin geliştirildiği iddia edilen beceriksizler yaratır. Sisteme rağmen becerikli olanlar ise aradan sıyrılarak farkını gösterir.

Maalesef 200 yıl öncesine ait okul modelleri ile 21. yüzyıl inşa edilmeye çalışılmaktadır. Okullar dört duvarla çevrildikten sonra işler değişmeye başlamıştır. Tarihsel olaylar, mekânlar, coğrafi oluşumlar, toprak ve kaya çeşitleri, bitkiler, hayvanlar, insanlar, ekonomik durumlar, sosyal olaylar, sanat gibi okulun dışında olup biten ne varsa okulun içinde öğretilmeye çalışılmaktadır. Üstelik öğrencilerin tümünün bu çeşitliliği hayal etmesi ve iştahla öğrenmesi beklenmektedir. Oysa insanoğlunun neye iştahlı olduğu iyi bilinmektedir.

İleride cennet meyvelerinin ikram edileceği söylemleri de insanlığın bu dünyadaki iştahını maalesef kesmemiştir.

Tarihte hiçbir meyve elmanın yaşadıklarını yaşamamıştır.

Oğluyla pazar yerine giden ve Vali’ye selam vermediği için tutuklatılan William Tell’e, bir direğe bağlatılan oğlunun başına konan elmayı okla vurması emredildi. William, elmayı vurmayı başardı ama olan elmaya olmuştu.

Pamuk Prensesi uyutmak için cadı, zehirli bir elma kullanmıştı.

İnsanlığın var oluşundan itibaren her zaman kötü işlere bulaşan elma bu şöhretinden 17. yüzyılda kurtuldu.

Tüm zamanların en iyi fizikçisi olan Albert Einstein’dan sonra ikinci sırayı alan Isaac Newton, elmayla yer çekimi kanununu ispatladı. Cambridge’de öğrenim gören Newton 1665-1667 yılları arasında yaşadığı çiftlikte, bir elma ağacının altında otururken bu dâhiyane gözlemini yapmıştı. Beyaz ışığın prizmadan yansıyarak renk tayfını oluşturmasını da yine yaşadığı çiftlik evinde keşfetti.

Demek ki ne varsa doğada var…

Şimdilerde İsviçre-Fransa sınırında yerin 100 m altında ve 27 km uzunluğundaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda atomaltı parçacıkları çarpıştırılıyor. Bilim insanları Higgs parçacığını (Higgs bozonu-Higgson) inceliyor ve mümkünse yeniden büyük patlamayı gerçekleştirmeye çalışıyor.

Anlaşılan o ki ilk patlama bizi (big bang) “kesmedi”.

Şimdi sıra bizde… Bir de biz patlatalım. Belki sonunda ilahi ışığı görürüz.

Sormayı unuttum. Siz hangi meyveyi tercih ederdiniz?

Ömer Orhan

Eğitimci

twitter.com / @omerorhn