CEMİL KİRAZ

İNSAN OLMAMIZIN TEMEL DEĞERLERİ

(Fedakârlık, Yardımseverlik, Merhametli olmak)

Yaşamda tek başımıza olsaydık; ne merhametimizin ne vicdanımızın ne hoşgörümüzün ne yardımseverliğimizin ne de ahlakımızın bir değeri olurdu…

Sözlük anlamı olarak,  özveri (1) demek olan fedakârlık, bir erdemdir ve en yüce insani değerlerden biridir. Aktepe (2010)’ye göre, fedakârlık, bir erdem ve yüce bir insani değerdir. Bir eylem - fiil olarak ele alındığında ise fedakârlık, kendisinden çok şey veren, buna karşılık başkalarından az şey bekleyen (hatta kimi durumlarda hiçbir şey beklemeyen) insanın göstermiş olduğu çabadır - gayrettir. Bir başka açıklamaya göre ise fedakârlık, başkaları için kendimizi unutmaktır.

İnsanı gerçek anlamda iyiliğe, iyi olana ulaştıracak olan en temel karakter özelliklerimizden biri kuşkusuz fedakârlıktır. Bu bağlamda fedakârlık, insanın sahip olduğu, sevdiği, değer verdiği şeylerden hiç düşünmeden ve isteyerek feragat edebilmesi, özveride bulunabilmesidir. İnandığı değerler ya da sevdiği insanlar uğruna gerektiğinde her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alabilmesi, bu konuda elinden gelenin fazlasını yapabilecek şevk, azim ve iradeyi kendi içinde bulabilmesidir.

Fedakâr insan, merhametlidir, yardımseverdir.

Fedakâr insandan kendi istek ve arzularından, sahte benliklerin yıkıcı ve uyumsuz yanlarından feda etmesi beklenir. Bu bağlamda fedakârlık; olgunluk, erdemlilik, bilgelik, yardımseverlik, merhamet kavramları ile de doğrudan ve yakından ilgilidir. Ancak unutulmamalıdır ki hayatta tam bir fedakârlık; herkese karşı kayıtsız şartsız sevgi, anlayış, hayatın günlük olağan akışına - gerçeğine uymamaktadır. Zira hayatın kendisi sadece sevgiden, anlayıştan, hoşgörüden ibaret değildir. Hayatta acı, acımasızlık, şiddet, haksızlık da vardır. Bu noktada yeni yetişmekte olan birey; sabretmeyi, katlanabilmeyi, başkaları ile geçinebilmeyi, uzlaşabilmeyi, kendi istek ve arzularından fedakârlık edebilmeyi, merhametli olabilmeyi, yardımseverliği, karşı koymayı, hakkını aramayı ve mücadele etmeyi de mutlaka öğrenmelidir. Bütün bunların da ilk öğrenileceği yer, kuşkusuz içinde bulunduğu, kendi yetiştiği aile ortamıdır. 

İnsan, iki kutuplu bir evrendir.

İnsan, içinde hem iyi olanı hem de kötü olanı barındırır. Bir başka ifade ile insan, kendi yaşamına yön veren, canavarlar ve melekler (iyi ve kötü) arasında gidip gelebilen bir varlıktır (Kiraz, 2015). Bu duruma dikkat çeken ve M.S. 55 – 135 yılları arasında yaşamış olan düşünür Epiktetos, ‘insan tabiatının gerektirdiklerini idrak edebilmek sanıldığı kadar kolay ve basit iş değildir’ der. İnsanın kötü tarafı beslenirse, sadece kendi istediklerinin karşılanmasını bekleyen, kendisini aşırı beğenen ve aşırı derecede önemli ve üstün olduğunu hisseder. Yapılan araştırmalara göre, bu durumun uzun vadeli sonucu her zaman vermeden almak isteyen narsist kişiliktir (Kiraz, 2012). İnsan, sadece bedenden ibaret olsaydı, başka bir ifade ile bedeninin arzu ve isteklerinin peşinde koşsaydı eğer merhametten, fedakarlıktan, yardımseverlikten yoksun, empati (duygudaşlık) duygusu zayıf ve bencil olurdu. İnsanın iyi tarafı beslenirse, vermeyi, faydalı ve yardımsever olmayı seven, bir başka ifade ile sadece insanlara değil, tüm varlıklara iyilik yapmaktan zevk alan bir insan olur. Kendi bireyliliğinde (ve bencilliğinde) kaybolup, diğerlerini dışlaştırmak yerine, evrensel bütünlüğün bir parçası olarak kendini gören insan, sadece kendi türdeşlerine değil, tüm var olanlara (varlığa) karşı kendini sorumlu hisseder. Baudrillard (2016)’ın da ifade ettiği gibi, dünyada olmak, ötekiyle mümkün olabilecek bir şey. Bu da ancak çocuk-genç dimağlara erken yaşlarda kazandırılacak olan öteki ile barışık olma, ötekini dışlaştırmama; onu kabul etme-kucaklama,  bencil olmama, paylaşımcı olma, kendisine bakınca sadece kendi arzu, tutku ve isteklerini değil, tüm insanlığı ve tüm evreni görme, merhameti olma anlayışı ile mümkündür.

Ebeveynleri tarafından kabul görmüş, (varlığı) onaylanmış, ihtiyaçları zamanında ve gelişim evrelerine uygun karşılanmış, güvenli bağlanması geliştirilmiş olan çocuk, daha sonraki yaşamında başkalarına karşı da çok daha affedici, çok daha empatik ve en önemlisi de yerinde ve zamanında merhametli, yardımsever ve fedakâr olmaktadır. Fedakâr, yardımsever ve merhametli olmak ve öyle davranmak, sadece fedakârlık, yardımseverlik ve merhamet gösterilene değil, gösterene de pek çok açıdan iyi gelmektedir. Bu çerçevede fedakarlık, Dilaver (2011)’in de ifade ettiği gibi kısa vadede insanlardan çok şey alıp götürse de sonunda ebedi mutluluklara zemin hazırlayan sancılı bir süreçtir. 

Her insanın başka insanların yardımına ve fedakârlığına ihtiyacı vardır.

Hemen her toplumda her zaman kabul görmüş olan ve toplumu bir arada tutan de­ğerlerden birisi de iyiliği, cömertliği, yakın dayanışmayı, fedakârlığı, merhameti, sosyal sorumluluğu, pay­laşmayı ve gönüllülüğü de içinde barındıran yardım­severlik değeridir. Bu değer, toplumda dayanışma ve bağlılığın sonucu olarak ortaya çıkmış bir tu­tumdur. Bir toplumun varlığını sürdürebilmesi, kendi içindeki dayanışmaya, dolayısıyla da o toplumu meydana getiren birey­lerin yardımseverlik tutumunu sergileyerek bunu davranışa dönüştürmelerine bağlıdır. Bu bağlamda yardımseverlik, en temel anlamıyla, ihtiyacı olana, ondan hiçbir karşılık ya da kişisel çıkar beklemeden gönüllü olarak maddi ya da manevi destekte bulunma duru­mudur. Başkası için bir şey yapmak, sahip olduğu güç ve imkânları başkalarının iyiliği için kullanmak, bir kimsenin sıkıntısını isteyerek gider­mek, o kişiye karşılaştığı güçlüklerde yardımcı olmak, açık bir ifade ile yüküne omuz vermek, el atmak,  yükümlülüklerini paylaşmak, zor duruma düşenin zorluğunu istekle, içten, hiçbir sıkıntı hissetmeksizin gidermektir. İhtiyacı olanlara yar­dım etmekten çekinmemek, yardımı karşılık bekle­meden yapmak, yardıma ihtiyacı olan diğer canlılara da yardım etmek, yardım kuruluşlarında gönüllü olarak çalış­mak, yaşlılara yardım etmek, insanları birbirlerine yardımda bulunmaya teşvik etmek, yapılan yardım­ları da asla unutmamak, kimsesizlere, yok­sullara yardım etmek, insanlara iyi davranmak yardımseverlik değerinin açık ve herkesçe anlaşılır göstergeleridir.

Çocuklar, yardımseverlik davranışını doğal yollarla öğrenirler. Diğer sosyal davranışların gelişiminde olduğu gibi yardımseverlik de yaşamın ilk yıllarında öğrenilmektedir. Yapılan araştırmalara göre paylaşma duygusu, 18 aylık bebeklerde bile gözlenebilmektedir. Araştırmalar göstermektedir ki olumlu sosyal davranışların aile içerisinde öğrenme ortamı ile ve aile bireyleri tarafından sağlanan modellerin örnek alınmasıyla oluşmaktadır. Bir başka deyişle, yetişkinlerin tutum ve davranışları çocuklarda görülen paylaşma ve yardım etme davranışını doğrudan etkilemekte hatta çoğu zaman belirlemekte. 

Şefkat ve acıma duygumuz: Merhamet etme – merhamet gösterme

Sözlük anlamı, bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma demek olan merhamet(2), başka birinin zayıflığına, sıkıntılarına, çaresizliğine ve derdine yakından ilgi gösterme, kendinden feragat etme, onun için fedakârlıkta bulunma, onun bu durumuna acımadır. Başka bir ifade ile merhamet,  layık olmadıklarını düşündüğümüz bir kötülükten dolayı acı çektiğini gördüğümüz kişilere karşı gösterdiğimiz şefkat, acıma duygusu ve içinde iyi niyeti de barındıran bir üzüntü duygusudur.

Merhamet, aslında hayat için temeldir ve bu hayatın ana hatlarını belirleyen bir çerçeve / sınır getirir; bu sınırda / çerçevede tüm canlılar, birbirlerine yakından bağlıdır ve birbirlerinin varlığından ve / veya eylemlerinden dolayı acı çekmezler. Karşımızda acı çeken insana gösterdiğimiz merhamet, bizi ona daha da yakınlaştırır. Bu durum karşısında yaşanan duygu, ‘onun başına gelen, benim de hatta hepimizin de başına gelebilir’ duygusudur. Bu duygu aslında empatidir (duygudaşlıktır). Çekilen bu acıda, ıstırapta bir adaletsizlik, haksızlık vardır. Ancak merhamet duygusu kişiye, yaşanan tüm bu olumsuzlukların eşitliği ihtimalini göstermektedir. Bu noktada kişi, merhamet duygusu sayesinde karşısındakinin ıstırabına kendini, tüm benliği ve içtenliği ile açar. Merhamet, burada çekilen o ıstırabı dindirme arzusunun insani adıdır. İnsanın bir başkasının ve/veya başkalarının acısına/acılarına, ıstıraplarına bakması, ona yaşamın değerliliğine ve biricikliğine saygı duymayı da öğretir. Pek çok araştırmacıya göre merhamet ve vicdan duygularının yetersiz olan bireylerde, psikopatik kişilik (antisosyal kişilik bozukluğu), empati yoksunluğu, paranoit bozukluk (aşırı şüpheci kişilik), narsistik (öz sevicilik), kişilik bozukluğu gibi daha pek çok psikolojik bozuklukların ortaya çıkma olasılığı, merhamet ve vicdan duygularının az da olsa bulunun bireylere oranla çok daha yüksektir.

 

Sonuç:

  • Yapılan pek çok araştırmaya göre, 5-6 yaşındaki ortalama gelişime sahip bir çocuk, etrafındaki pek çok şeyi, durumu anlayabilir, onları anlamlandırabilir ve en önemlisi de kendi dil gelişimine göre anlatabilir de. Ayrıca içinde bulunduğu yakın yetişkin dünyasıyla, yaşıtlarıyla, etrafındaki diğer canlılarla ve kendi yaşına ve gelişimine göre kurduğu ilişkilerinde yardımlaşmayı ve merhametli davranabilmeyi başarabilecek ve bunun tadına da varabilecek potansiyeldedir. Unutulmamalıdır ki yaşamda her insanın yardıma ve merhamete ihtiyacı olduğu gibi, yardım etmeye ve başkalarına da merhamet göstermeye de ihtiyacı vardır.
  • Çocuğun çevresi ve kendisi ile ilgili ilk temel duygu ve düşüncelerinin oluşumu, büyük ölçüde anne-babası ile arasındaki ilişkiye dayanmaktadır. Bu dönemde hem iç heyecanlarını / duygularını, hem de dış dünyadan gelen uyaranları, doğrudan kontrol etmekte zorlanır ve kendisine bakım veren kişi veya kişilerin (ebeveynlerin) yardımına mutlaka ihtiyaç duyar. Ayrıca unutulmamalıdır ki diğerleri (kast edilen diğer insanlar) ile kurulan bu ilk yakın ilişkiden / iletişimden sonra çocuk, zihninde hem kendisine (benliğine), hem de diğerlerine dair imgeler oluşturmaya başlar. Bu süreçte olumlu duyguların yanı sıra, olumsuz duyguları da yaşayan çocuk, eğer bu duyguları etkili yönetmeyi ve bunların içinde kaybolmamayı zamanında öğrenemezse, kendisine ve diğerlerinekarşı içsel imgelerinde; kızgınlık, korku, kuşku, güvensizlik, endişe, üzüntü gibi daha pek çok olumsuz-yıpratıcı duygular hâkim olur. Bu bakımdan, aile ortamı, bireyin toplumsal ilişkilerinin başlangıç noktasını oluşturmasının yanı sıra; çocuğu bireysellikten kurtarıp, ikili ilişkiler dünyasına geçmesini sağlaması açısından da son derece önemlidir. Bu noktada çocuk, yetişmekte olduğu aile içinde, fedakârlık duygusunun yanı sıra statüyü, yakın ikili ilişkisel davranışları, tutumları, rolleri, gizli veya doğrudan (açık) ifade – dil (söylem) biçimlerini, paylaşmayı, kıskanmayı, mahremiyeti, sabretmeyi, yardımlaşmayı, kabul edilmeyi, reddedilmeyi (ve bununla da baş etmeyi), rekabeti, işbirliğini, uzlaşmayı ve daha pek çok olumlu-olumsuz insani özellikleri, duyguları ve davranışları görür, yaşar ve öğrenir. Buradaki öğrenme şekli baskın olarak, kuşkusuz gözlemleyerek öğrenmedir. Bir başka ifade ile model alarak öğrenmedir. Küçük Turgut (2018)’un araştırmasına göre bireyler, değerleri (toplumsal) çok küçük yaşlarda ilk olarak ailelerinden, daha sonra yazılı ve görsel basından, akranlarından, oyun gruplarından, yerel toplumdan ve diğer gruplardan öğrenmeye başlar.
  • Çocuk, bu durumda yukarıda sayılan pek çok kavramın yanı sıra merhameti (merhametli davranmayı) de doğrudan model alarak öğrenmiş olacaktır. Bu çerçevede, ebeveyn-çocuk ilişkisini sosyal ve kültürel açıdan inşa edilmiş bir gelişim olarak gören Zurlo (2007), ‘her kültürün kendine has, az ya da çok dilbilimsel olarak şekillenmiş, inşa edilmiş ebeveyn-çocuk ilişkisini bireysel kimliğin temel dayanağı kılan, tutarlı bir gelenekler bütünü vardır’
  • Yardım etme, yardımlaşma ve merhamet duygusu gelişmiş olan çocuklar, daha az öfkeli ve saldırgan davranışlar gösterirler ve sosyal ilişkileri çok daha güçlü ve kalıcıdır. Ayrıca başkalarının zor durumlarını çok daha iyi yorumlayabilir, hissedebilir ve onları daha iyi anlayabilirler.
  • Çocuğun yardımlaşmayı öğrenmesi için ona örnek olunmalıdır. Yardıma ihtiyacı olan birine yardım edildiğine şahit olan çocuk, bu davranışı unutmayacak ve benzer durumla karşılaştığında o da yardım etmek isteyecektir. Ayrıca zaman zaman ondan yardım istemekten de çekinilmemeli. Bu durum çocuğun, dayanışma duygusunun güçlendirmesinin yanı sıra onda kendisinin işe yaradığı duygusunu da güçlendirecek ve kendisini değerli hissettirecektir. Aladağ (2009)’ın araştırmasına göre (akt. Akıncan, 2018) değerlerimizin yeni nesillere benimsetilmesinin hem bu değerlerin devamlılığını sağlamakta hem de yetişmekte olan bireylere iyi bir pozisyon kazandırılmasında etkilidir.
  • Aile üyelerinin ilişkilerinde birbirlerine karşı gösterdiği (veya göstermediği) özen, saygı, sabır, nezaket, karşılıklı yardımlaşma ve fedakârca davranma, yetişmekte olan birey için çok önemlidir. Sözgelimi bir hastaya yardım etmek, üşüyen birine giyecek vermek, sıcak günlerde hayvanlar için açık alanlara su bırakmak, yemek artıklarını çöpe atmak yerine sokak hayvanlarına vermek ve daha pek çok davranışı çocuk ilk olarak aile içinde, aile üyelerinden gözlemleyecektir ve öğrenecektir.
  • Bütün bunları yaparken ayrıntılı olarak ve çocuğun yaşına ve psikososyal gelişimine uygun bir dille ve üslupla anlatılması, çocuğun eylem-duygu arasında bağlantılar kurmasını ve bunları öğrenmesini, ebeveyninin duygusunu anlamasını, aynı duyguyu kendisinin de hissedebilmesini ve gelecekteki benzer durumlarda beklentinin ne / neler olabileceğini yakından kavraması / anlaması açısından da son derece önemlidir.

Kaynakça:

  • AKINCAN, N. (2018), Ulusal gazetelerdeki haberlerin Sosyal Bilgiler programında yer alan yardımseverlik ve dayanışma değerleri açısından incelenmesi, Yüksek lisans tezi, Gaziosmanpaşa Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Tokat
  • AKTEPE, V. (2010), İlköğretim 4. sınıf Sosyal Bilgiler dersinde “yardımseverlik” değerinin etkinlik temelli öğretimi ve öğrencilerin tutumlarına etkisi, Doktora tezi, Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara
  • BAUDRİLLARD, J. (2016), Kötülüğün şefaffalığı, (Çev. I. Ergüden), Ayrıntı yayınları, İstanbul
  • EPİKTETOS. (2019), Söylevler, (Çev: Y. Kurtkaya), Şule yayınları, İstanbul
  • DİLAVER, Ö. (2011), Charles Dickens’ın ‘İki Şehrin Hikâyesi’ ve Reşat Nuri Güntekin’in ‘Damga’ romanlarında fedakârlık, Yüksek lisans tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İsparta
  • KİRAZ, C. (2012), Narsisistik kişilikli ebeveynler, Terapi dergisi, Marmara Eğitim Kurumları Rehberlik Danışma Merkezi Kültür Yay. yıl: 2012, sayı:17,
  • KİRAZ, C. (2015), İnsan olmanın öteki yüzü: Merhametli olmak, Popüler Psikiyatri dergisi, Mart – Nisan 2015, sayı:84
  • KÜÇÜK TURGUT, B. (2018),  Sosyal Bilgiler dersinde sorumluluk, yardımseverlik, hak ve özgürlüklere saygı değerlerinin kazanımında işbirlikli öğrenme modelinin etkisi, Doktora tezi, Atatürk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Erzurum
  • ZURLO, M. C. (2007), Ebeveyn-çocuk ilişkilerindeki sorunsallar ve doğum sonrası psikopatolojiler, (Çev. P. Kıstak), Psikanaliz Yazıları (Psikanaliz ve sınırlar), Baharlık kitap dizisi 16, Bahar 2008, Bağlam yayınları, İstanbul.

(1) https://sozluk.gov.tr/ (e.t. 09.04.2020)

(2) https://sozluk.gov.tr/ (e.t. 09.04.2020)

  

Cemil KİRAZ

Eğitimci / Eğitim Yöneticisi

cemil_kiraz@hotmail.com