CEMİL KİRAZ

 

ÇOCUĞUMUZLA ZAMAN GEÇİRMEK Mİ, YAŞAMI PAYLAŞMAK MI? 

‘Mutlu ailelerin mutlulukları birbirlerine benzer, oysa mutsuz ailelerin mutsuzlukları kendilerine özgüdür.’

Tolstoy

Çocukluğumuza Kısa Tarihsel Bir Bakış

İnsanlık tarihine pek çok açıdan bakılabilir; insanın üretim - tüketim biçimleri, doğa ile ilişkileri, yönetim-siyaset etme biçimleri, kadın – erkek ilişkileri, dini – inanç sistemleri ve daha pek çok yönden insanlık tarihi değerlendirilebilir. Ancak hiçbiri, çocukluğumuza bakışımızı ortaya koyma biçimimiz kadar, bize geniş ve derinlikli ve bir o kadar da duygusalbir bakış açısı sunamaz. Hepimizin bildiği gibi, yetişkinliğimizin atasıdır çocukluğumuz; reddedilmez, görmezlikten gelinemez, sürekli yaşanamaz ve en önemlisi de unutulmazdır, çocukluğumuz.

Son elli yıldaki bilimsel gelişmeler ve temel insan hakları konusundaki çalışmalar (görece de olsa insan hakları alanında dünya çapında gelişen duyarlılık), çocukluk kavramının gelişimine çok önemli katkılar yaptığı bir gerçektir. Özellikle son otuz- kırk yıldır çocukluğa, çocuğa bakış açısındaki duyarlılık, hiç olmadığı kadar gelişme göstermiştir. Ancak bu durum, dünyanın tüm çocukları için geçerli olduğu söylenemez. Zira bugün, hala pek çok ülkede, coğrafyada, farklı nedenlerle (siyasi, ekonomik, dini, etnik vs) çocuklar mağdur edilmekte, ihmal edilmekte hatta istismar edilmekte olduğu bilinen acı bir gerçektir.

Çocuğa Bakışın Kültürel Boyutu

Yapılan araştırmalara göre, zaman veya mekân fark etmeksizin çocuk yetiştirme konusunda pek çok standart özellik bulunmaktadır.Zaman ve mekâna bağlı olmaksızın çocuklara, yetişkinliğe hazırlık içinbir takım eğitimler verilir. Bu eğitimler, (pek çok toplumsal veya kişisel değişkenlere bağlı olarak) bazen formel bir disiplinle, bazen de gelişigüzel bir anlayışla verilmeye çalışılmıştır. Ancak hangi nedenle olursa olsun, şu bilinen bir gerçektir ki; insanlık, kendi geleceğini her zaman çocuklarında görmüş ve çocuklarının en iyi şekilde geleceğe hazırlanmalarını istemiştir. Bu bazen yanlış (hatta acımasız) yöntemlerle, bazen de en elverişsiz koşullarda yapılmaya çalışılmıştır.

Her toplumun - kültürün kendine özgü çocuk yetiştirme tarzları vardır. Bir toplumda – kültürde son derece olağan olarak kabul edilen bir yöntem, bir başka toplumda-kültürde korkunç olarak görülebilir. Sözgelimi, bazı toplumlar bebekleri sevimli bulurken bazıları da onların daha çok hayvana benzediklerini düşünür. Bazı toplumlar, çocukların mutlu olması gerektiğini savunurken, bir başka toplum da bu durumu son derece tuhaf bulur. Bu listeyi daha da uzatmak mümkündür. Hiçbir yöntem için diğerinden daha iyi veya daha kötü diyemeyeceğimiz gibi, hiçbir yöntemin de tümden ve her zaman doğru olduğunu söyleyemeyiz.

Mükemmel Ebeveynden! ‘Mükemmel Çocuğa’

Her anne-baba ‘mükemmel’ebeveyn olmak ister. Mükemmel ebeveyn olamasa da çocuğunun mükemmel yetişmesini ister. Çocuğu için her zaman en iyisini, en güzelini, en fazlasını ister. Yaşadığımız dönem öyle bir dönem ki -özellikle son 30-40 yılda- birileri kulağımıza her birimizin mükemmel olduğunu fısıldamış gibi. 90’lı yıllarda başlayan ‘istediği her şeyi yapabilirsin. Yeter ki iste. Hadi ne duruyorsun, sen de yap, sen de iste ve olsun - olacak’sloganı, tüm yaşamımızın adeta rehberi oldu. İnsanın bu hayata bir kere geldiği ve bir daha bu yaşamda ol(a)mayacağı ve dünyada kaldığı sürece her şeyden ne kadar çok faydalanırsa o kadar mutlu olacağı ve zaten bu dünyanın (ve dünyada bulunan tüm güzelliklerin) kendisi için var olduğu söylendi. Gücümüzün de arzularımızın da sınırsız olduğu, bu hayatta hep özel olduğumuz, istersek her şeyi yapabileceğimiz, başarabileceğimiz anlayışı her bir yanımızı sarmış durumda. Umutsuzluğa kapılmaya, geride kalmaya, beklemeye, sabretmeye, durup bir düşünmeye, hiç ama hiç vaktimiz yok! Hep daha fazlasını, hep daha güzelini, hep daha mükemmelini ister, arzular hale geldik.

Bugün, pek çok ebeveyn, çocuklarını ‘her şeyi hak ettiğini, ayrıca başka bir şey yapmasına gerek olmadığı’ anlayışı ile yetiştirmekte. Oysa bu durum sadece kendi çocuklarımızı değil, tüm toplumu mutlak mutsuzluğa götürecektir.  Bu anlayışa ister ideoloji denilsin isterse de yaşam felsefesi. Adı ne olursa olsun, gerçek şu ki; bu düşünce, insanı tüketmekte, onu daha da doyumsuz, tatminsiz, duygusuz (ve empati yoksunu) ve nihayetinde de mutsuz kılmakta. Oysa insanlık kadar eski tüm kadim öğretiler, insana belli sınırlar çizmekte; ahlaki öğretiler ve öğütler sunmakta. Yaşamın bir paylaşım olduğu, herkesin adilce yaşamın tüm imkânlarından istifade etmesi gerektiği, emeğin bir insanlık değeri olduğu, terbiyenin ve ilk eğitim kurumunun ailenin olduğu, herkesin insan olmak bakımından eşit olduğu, hiç kimsenin (görevi, cinsiyeti, dili, inancı, rengi, yaşam felsefesi, etnik kökeni, cinsel tercihi, doğduğu-yaşadığı coğrafyanın vs.) onur bakımından bir başkasından daha üstün olmadığı tüm kadim öğretilerde binlerce yıl öncesinden insanlığa adeta haykırmakta. Bugün geldiğimiz nokta ne yazık ki çok da iç açıcı değil. Görünen odur ki;Daha çok izliyoruz, daha az görüyoruz. Daha çok konuşuyoruz, daha az şey söylüyoruz ve çok daha az dinliyoruz. Daha çok bağırıyoruz, daha az duyuyoruz. Daha çok istiyoruz, daha az veriyoruz. Daha hızlı koşuyoruz ama hedeflerimize ulaşamıyoruz. Daha çok yiyoruz, daha az paylaşıyoruz. Çok arkadaşımız!var ama daha az dostumuz var. Herkesin bizi görmesini, bizi konuşmasını istiyoruz ama bizim hiç kimseye ayıracak zamanımız yok. Herkesin çocuğumuzun ne kadar güzel – yakışıklı, başarılı olduğunu görmesini, bilmesini ve onu konuşmasını istiyoruz ama başkalarının çocuklarına ayıracak bir dakikalık zamanımız yok (okullarda yapılan gösterilerde, kendi çocuğunun sunumu, gösterisi tamamlanan ebeveynlerin bir an evvel gösteri - sunu alanını terk etmesi veya gitmek için talepte bulunması buna en acı örnektir).Akşam eve geldiğimizde çocuğumuzdan sadece okulda çok mutlu olduğunu, en başarılı kendisinin olduğunu, en iyi kendisi olduğunu, tüm öğretmenlerin hep kendisi ile ilgilendiğini duymak isteriz. Çocuğumuzun başarısını çok önemseriz, ancak başka çocukların başarısını da merak eder, karşılaştırırız. Oysa çocuğun başarısından, puanından ziyade daha çok öğrenme sürecine odaklanılmalı.

Unutmayalım ki; insanı tüketen, kendi hırs ve sonu gelmeyen arzularıdır. Daha çok istiyoruz, eşsiz ve mükemmel olduğumuzu düşünüyoruz. Eksik kalan yönlerimiz-özelliklerimiz de varsa, onları da tamamlayacak ve eşsiz mükemmeliğe erişecek olan da çocuklarımız olduğunu düşünüyor ve buna da sarsılmaz bir şekilde inanıyoruz. Oysa insan, sınırlı – sınırlandırılmış bir varlıktır. Biyolojik, psikolojik ve sosyolojik özellikleri, aile yapısı (ailenin geçmişi), ekonomik seviyesi ve daha pek çok etken insanının sınırlarını, neyi yapabileceğini, neyi yapamayacağını büyük ölçüde belirlemekte. Bu durum, ne yazık ki bugün pek çok ebeveyn tarafından göz ardı edilmekte. Bilinmelidir ki; hiçbir insan, tüm özellikleri ile mükemmel değildir, olamaz.

Her birey - çocuk, belli bir sosyal ortamda doğar ve o ortamın dokusunu alır, o ortamda büyür ve gelişir. Bu gelişimine bağlı olarak da, kendisini, yakın-uzak sosyal ve doğal çevresini görür, gözlemler, değerlendirir ve kendisini de en yakın sosyal çevresinin bakışına göre konumlandırır. Çocuğun çekirdek sosyal ortamı – ailesidir. Yapılan pek çok çalışma göstermiştir ki; çocuk ancak bu ortamda sınırlarını (potansiyelini), ilişkilerin yapıcılığını ve yıkıcılığını, empatinin gücünü ve daha pek çok temel insani özelliği, çekirdek sosyal ortamı olan ailesinden öğrenir. Çocuğun yaşama dair kendisini ilk konumlandırdığı ortam, kendi aile ortamıdır. Pek çok temel insani özelliği insan, kendi aile ortamında öğrenir, tanır.

Yapılan pek çok araştırmaya göre çocuk, temel insani iletişim kavramlarını ilk önce aile ortamında (aileden) öğrenmelidir. Sözgelimi;‘lütfen’ demeyi, teşekkür etmeyi, hiç kimseye zorbalık etmemeyi, herkese nazik ve kibar davranmayı, temel kişisel bakım becerilerini, eylemlerinin tüm sorumluluğunu üstlenmeyi, cesaretli davranmayı, kendine güvenmeyi, iki kişi konuşurken araya girip sözlerini kesmemeyi, herkesin bedeninin özel olduğunu ve dokunulmaz olduğunu; izinsiz bir başkasının veya başkalarının ona dokunmaması gerektiğini, başkalarına yardım etmenin temel insani bir erdem olduğunu, emek harcamadan hiçbir şeyin elde edilemeyeceğini çocuk öncelikle kendi ailesinde öğrenmelidir. Kısaca çocuk, iyi insan olmayı önce kendi aile ortamında öğrenmeli, temel insani değerleri öncelikle kendi ailesinde görmeli, öğrenmeli ve yaşamalıdır.

Birlikte Zaman Geçirmek mi, Paylaşımda Bulunmak mı?

Bugün, anne-babaların artık geçmişe oranla çocukları ile daha fazla zaman geçirdikleri bilinmekte. Çalışma hayatına katılan kadınların büyük artışına rağmen, anneler, şimdilerde 1960’larda yaşamış kendi ebeveynlerine oranla çocuklarına bakmaya daha fazla zaman ayırmakta. Ancak, ‘birlikte zaman geçirmek’, ‘aynı ortamda bulunmak’,‘oynarken onu (çocuğu) izlemek’ vs. (listeyi daha da uzatmak mümkün) çocukla duygusal paylaşmayı ne yazık ki içermemekte. Ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişkinin kalitesi gün geçtikçe düşmekte, hatta yapaylaşmakta. Pek çok ebeveyn, çocuklarının hayatında fiziksel olarak varlar, ancak duygusal olarak onlarla iletişimi oldukça az ve sınırlı düzeyde.

Gün geçmiyor ki, görsel ve / veya yazılı basında; bilgisayar oyunlarının çocukların ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin neler olduğu veya tablet - bilgisayarların ve / veya cep telefonlarının küçük yaştaki çocukların gelişimleri üzerinde ne gibi olumsuz etkileri olduğu konusunda haber ve / veya yorum yapılmamış olsun. Bu konuda sayısız araştırmaların, çalışmaların yapıldığı bilinen bir gerçektir. Ancak, madalyonun bir başka yüzü daha vardır; telefon, tablet – bilgisayar bağımlısı ebeveynler. (bu konu, çocuklarının öğretmenlerinin konusu değildir elbette). Ancak, ebeveynlerin bu bağımlılık durumları, sadece okul öğretmelerinin değil, aslında tüm toplumu etkileyen bir gerçekliktir (günümüzde, anaokuluna giden çocuklar, günde dört saatten fazla zamanı bir ekrana bakarak geçiriyorlar. 1970’ten beri, ‘düzenli’ ekran kullanımının ortalama başlangıç yaşı dört yaştan dört aya düşmüş durumda). Unutmayalım ki, cihazlarla geçirilen zaman, aktif olarak dünyayı - yaşamı keşfettiğiniz ve diğer insanlarla iletişimsel etkileşime geçtiğimiz bir zaman dilimi asla değildir.Ebeveyn etkileşimli yeni tarz, eski bir yetişkin – çocuk iletişim düzeni olan duygusal ipucu sistemini engelleyebilir. Ebeveynlerin yeni doğmuş ve  yeni yürüyen bebekleriyle konuşmaları sırasında kullanma eğilimi gösterdikleri sözlü kalıplar, yüksek perdeli tondadır; basit dilbilgisi kurallarına ve abartılmış bir coşkuya sahiptir. Yapılan araştırmalara göre, etkileşimli ve duygusal açıdan hassas olan bir konuşma türüne maruz kalan on birve on dört aylıkbebeklerin iki yaşına geldiklerinde diğer çocuklara oranla daha fazla kelime bildikleri ortaya çıkmıştır. Bilinmelidir ki, insanın gelişimi ilişkiseldir.

Sonuç ve Değerlendirme:

Çocuğumuz, bizdendir, bizimdir, canımızdandır; canımızdan öte candır. Çocuğumuz, bizim yaşama dair sahip olabileceğimiz her şeydir. Masumiyetin, merhametin, hayata bakışımızın can halidir çocuğumuz. Ancak, çocuk da bireydir, kendisi olmaya, kendi özgül gelişimini ortaya koymaya ihtiyacı vardır. Kendi sınırları, duyguları, düşünceleri, algıları, sevinçleri, mutlulukları, mahremiyeti,  umutları, mutsuzlukları, umutsuzlukları ve daha pek çok insani temel özelliği kendi içinde barındırır. Bugünkü yetişkinliğimizin tüm determinasyonları (belirlenmişlikleri), geçmişimizde, çocukluğumuzda gizlidir. Neye-niçin üzüldüğümüz ve/veya sevindiğimiz, belli durum ve/veya durumlara neden tepki verdiğimiz ve/veya tepki vermediğimiz, neden belli kişiye aşık olduğumuz, neden belli kişilerle anlaştığımız ve/veya anlaşamadığımızın kodları – nedenleri aslında çocukluğumuzda yatmaktadır.Bu açıdan, insanın geçmişi sadece ne veya neleri yaptığında değil, ne veya neleri yapamadığında, ne veya neleri yaşayamadığında da yatmaktadır.

Bugünkü çocukların, yarınların yetişkinleri olarak, özgüveni zayıf, her şeyi anne-babasından bekleyen bireyler mi olacağı veya gerçekçi bir özgüvenle kendi potansiyelini de sınırlarını da iyi bilen; kendisi ve çevresi ile toplumla ve nihayetinde yaşamla barışık duygusal dayanıklılığı olanbirey mi olacağı; empatik duyarlılığı zayıf, başka insanlara (hatta diğer canlılara karşı) karşı hiçbir duygusal bağlılık veya yakınlık hissetmeyen, onların duygularını yok farz eden, kendisinden başka hiç kimseyi önemsemeyen biri olarak mı yetişeceği veya empatik duyarlılığı güçlü, kendisini diğer tüm canlılarla evrensel bir bütünlüğün parçası olarak gören, dünyanın herhangi bir yerinde acı çeken, mutsuz olan birinin acısını yüreğinde hisseden ve ona yardıma koşan, dünyanın sorununu kendi sorunu olarak gören biri olarak mı yetişeceğe büyük ölçüde ailesinden aldığı temel içsel ve davranışsal eğitimine bağlıdır. Esas belirleyici olanın aile olduğu, asla UNUTULMAMALI.

Zayıf olarak doğuyoruz ve güce gereksinimimiz var; Her şeyden yoksun olarak doğuyoruz ve yardıma gereksinimimiz var; aptal olarak doğuyoruz ve düşünme yetisine gereksinimimiz var; Doğduğumuzda sahip olmadığımız ve büyüdüğümüzde gereksinim duyduğumuz her şey bize eğitimle verilir.                                                                                                       

J. J. Rousseau

Cemil KİRAZ

(cemil_kiraz@hotmail.com)

Eğitimci / Danışman

 

Kaynakça:

  1. Rousseau, J. J. (2009), Emile, (Çev: Y. Avunç), İş bankası yay. İst.
  2. Kiraz, C. (2019),Çoğunluk İçinde ‘Öteki’ Olarak Varolabilmek, Rumeli, Haber, Sanat, Araştırma, Yorum, Kültür ve Turizm dergisi, Gebze, Mayıs: 2019 Sayı: 59
  3. Kiraz, C. (2015), Narsisistik Kişilikli Ebeveynler, Popüler Psikiyatri dergisi, yıl:2015, Sayı: 87, İst.
  4. Stearns, N. (2018), Çocukluğun Tarihi, (Çev: H, Dikmen ve B. Uçar) Dedalus yay. İst.
  5. https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2018/07/the-dangers-of-distracted-parenting/561752/(erişim tarihi: 04.06.2019)
  6. https://www.egitimpedia.com/cocuklarimiza-iyi-insan-olmayi-ogretmek-ogretmenlerin-gorevi-olmamali/(erişim tarihi: 04.06.2019)
  7. Tolstoy, L. N. (2016),Anna Karanina, (Çev: A. Hacıhasanoğlu), İş bankası kültür yay. İst.