SEFER YÜRÜK

 

ÖĞRENCİLERİMİZ OKULLARINI NEDEN SEVMİYOR?

 

Çünkü okulu sevimli kılan değerler çok yaralı!

Önceliğimiz o yaralı değerleri onarmak olmalı!

Öğretim Programları ve ders kitapları için harcanan mesai;

- Keşke öğrencilerimizin okullarını sevmesi için harcansa,

- Keşke derse giriş zili ile çıkış zili arasındaki süreci daha verimli kılmak için kullanılsa…

Eğitim sistemimizin en önemli sorunlarının başında okulu sevmeyen öğrenci kitlemiz geliyor. Bazıları buna itiraz edebilir, öğrenciye sorulduğu zaman, o anı kurtarmak için “Sevmiyorum” demeyebilir; ancak bu durum okula gitmek istemeyen, paydos zili çalar çalmaz sınıf kapısından adeta kendilerini fırlatıp atan, okuldan kaçarcasına uzaklaşan, ders deyince uyuyan, tatil deyince havalara zıplayan öğrenci kitlemizi değiştirmez. Dahası öğretmenlerinin trafik kazası geçirmesi nedeniyle dersin boş geçeceğini duyunca -art niyet olmasa da- havalarda uçan öğrenci kitlemiz var!

Eğer bunlar yetmiyorsa, öğrencilere doğrudan sorsunlar; okulu sevdiğini söyleyenlerin en başarılı öğrenciler olduğun göreceklerdir.

Öğrencilerin okulu sevmemeleri okulun bütününü etkiliyor. Öyle ki bazen okullarda sistem işlemez hale geliyor. TTKB, MEB ve eğitimciler hareketleniyor, eleştiriler yapılıyor, çözümler üretiliyor… Kimileri öğretim programları değişmeli diyor, kimileri yönetmeliklerin güncellenmesini istiyor, kimileri öğretmenlerin yetersizliğini iddia ediyor, kimileri de öğretmenler eğitime tabi tutulmalı diyor. Bu bağlamda İngiltere’ye, Finlandiya’ya, Kanada’ya ekipler gönderiliyor… Singapur, Malezya, Güney Kore, hatta Japonya gözlemden ırak tutulmuyor! Bunlarla ne çok zaman kaybettik… Bu durumları hep cüzdanını kaybettiği sokakta değil de -cümle alem görsün diye iki sokak ötede- ışık yanan direğin dibinde arayan adama benzetirim. Bir türlü gerçek teşhis konulamıyor. Gerçek teşhis konulamadığı içindir ki; yapılan hamlelerden, uygulamaya konulan çözümlerden sonuç alamıyoruz.

Oysa teşhis belli: ÖĞRENCİLERİMİZ OKULU SEVMİYOR, OKULU SEVMEDİKLERİ İÇİN MUTLU DEĞİLLER, MUTLU OLMADIKLARI İÇİN HEDEFLERİ YOK DENECEK KADAR AZ... Yok gibi bir şey…

 ÖĞRENCİNİN BİLGİYE ULAŞMASI KOLAY MI?

Bilgiye ulaşmanın son derece kolay olduğu bir çağda yaşadığımız halde, maalesef okullarımızda öğrencilerin bilgiye ulaşım yolları çok sınırlı. Öğrencilerin bilgiye ulaşımı, adeta öğretmenlerin anlattığı ya da yazdırdığı notlarla sınırlı tutulmakta. Öğretmen gözetimi dışında akıllı tahtaya bağlı internet kullandırımı yok denecek kadar az. Cep telefonlarında ise kurallaştırılmış yasaklamalar var. Dinleyerek anlayamadığını samimi olarak belirten bir öğrenci; farklı bir ortama, örneğin kütüphaneye veya laboratuvara gidip günün kazanımlarını orada kendi kendine araştırarak-inceleyerek-okuyarak- öğrenmek istediğini söylese, kesinlikle izin verilmez.

Öğrencilerin kendi müfredatlarını kendilerinin yapması görülmüş şey değil.

Neyi öğreneceğini, niçin öğreneceğini, ne zaman, nerede, kiminle ve nasıl öğreneceğini önceden bilmeyen öğrenci okulu nasıl sevsin? Neye dayanarak hedef belirlesin?

 OKULU SEVİMLİ KILAN DEĞERLER YARALI!

2004 öncesi için söyleyecek fazla söz yok, zira o yıllarda okullarımızda öğretmen merkezli öğretim egemendi. Dünya yetmişli yıllarda terk etse de bizde bilginin kaynağı hala öğretmendi, öğrenmenin merkezi onun tekelindeydi. Bu nedenledir ki pek çok okulun başarısı, az sayıdaki öğretmenin bireysel başarılarıyla taçlanırdı. O öğretmenler nereye giderse gitsin, veliler peşlerine takılırdı. Oysa şimdi öyle mi? Artık öğretmen bilginin kaynağı değil, bilginin rehberi… Bu yüzdendir ki artık başarılı öğretmen yok, başarılı okul var; çünkü başarı bireysellikten çıktı: Öğrencisiyle, öğretmeniyle, yöneticisiyle, hizmetlisiyle, velisiyle bütünleşti… Başarı ekip işi oldu. Durum böyle olunca, 2004’te öğretmen tanımı, eğitim sistemi ve öğretim programları değişti. Ders kitapları Yapılandırmacı öğretim modeline göre hazırlandı.  Çok olumlu ve umut verici gibi görünen bu durum, maalesef hiç hesapta olmayan amansız bir nüfuz çatışmasına kaynak oldu. Şöyle ki; Öğretmenler öğrenmenin merkezini öğrenciye bırakmak bir yana, adeta çevresine kale duvarı ördü. Arkalarına sistemi kulaktan dolma bilgilerle yeteri kadar tanımakta zorlanan yöneticileri ve velileri de aldılar. Buna karşılık çağın bilim ve teknoloji olanaklarıyla donanan ve bilginin kaynağına her ortamda ulaşabilen öğrenci kitlesi, bilinçli veya bilinçsiz öğrenmenin merkezine hücum etti, kale duvarı karşısında destek de bulamayınca geri çekilmek zorunda kaldı. Direnenler olsa da değişen bir şey olmadı… Okulu sevimli kılan değerler büyük hasar gördü. Öğretmenin öğrenciye güveni, öğrencinin de öğretmene güveni daha da azaldı.

Durum böyleyken başka konulara öncelik verilmesi zaman kaybı olur... Çünkü bu problemin nedenini sistemde, öğretim programlarında, öğretmen yetersizliğinde, yönetmeliklerde, ders kitaplarında veya yöneticilerde arayanlar, yanılırlar.  Öğrencilerin okulu sevmemelerin başka bir nedeni de konuların öğrencilerin önüne, öğrencilerin sevmeyeceği biçimde gelmesidir.

2004’ten sonraki yıllarda öğrenci olanlar, o yılları aşağıdaki sorular bağlamında şöyle bir düşünsün!

Bugün bile;

  • Öğrenciler hangi konuyu; niçin, ne zaman, nerede, ne kadar sürede, kiminle ve nasıl öğreneceğini öğretim yılı başında bilebiliyor mu, ona göre hedef belirleyip plan yapabiliyor mu?
  • Öğrenciler, kendi müfredatlarını kendileri yapabiliyor mu?
  • Öğrenciler kendi ödevlerini kendileri seçebiliyor mu?
  • Yazılı sınav öncelerinde hedef belirlemek isteyen öğrencilerin elinde, öğretmenin “şu konulardan” ya da “şu sayfadan şu sayfaya” kadar sorumlusunuz- duyurusu dışında somut bir ölçüt oluyor mu?
  • Öğrenciler aldıkları eğitim bağlamında proje üretebiliyor mu? Hayal kurabiliyor mu? Hedef belirleyebiliyor mu? Geleceğe umutla bakabiliyor mu?
  • Yazılı sınavlarda kaç puan alacağını, karnesine kaç puan gelmesi gerektiğini önceden belirleyebiliyor mu?
  • Konular öğrencilerin önüne, öğrencilerin sevebileceği biçimde geliyor mu?
  • Öğrenmenin merkezinden öğretmen çıkıp oraya öğrenciler yerleştirilebiliyor mu?
  • Öğrenciye güven var mı? Ne kadar? Sembolik de olsa, ÖME uygulayan bir öğretmen yazılı sınavlarda sınıftan çıkıp öğrencileri sınav sorularıyla baş başa bırakabiliyor mu?
  • Her yeni konu işlendiğinde öğrencilerin tümü bilmekten doğan sevinci yaşayabiliyor mu?
  • Çocuğunun durumunu öğrenmek amacıyla okula gelen veli yerine; okulla, öğretmenle, öğrenciyle kol kola yürümeye odaklanmış yeni bir veli anlayışı yaratılabiliyor mu?
  • Öğrenciler okullarını evlerinden daha çok sevdiğini söyleyebiliyor mu? Her akşam okuldan ayrılırken “Keşke hep burada kalsam” benzeri bir dileği içlerinden geçirebiliyor mu?

Bunlar hayalini kurduğum okulun özellikleri. Karşılaştığım her yetkiliye, özellikle de müfettişlere sordum! Hayalim gerçeğe dönüşmedi. Umudumu yitirmiş değilim, bir gün mutlaka Yeni Bir Okul Yaratılacak…

 

TEŞHİS BELLİYSE, ÇÖZÜM NE?

Gerçek çözüm yukarıdaki soruların açılımlarını önyargıları bir kenara bırakarak değerlendirmek, uygulamaların sonucunu sabırla beklemek… Bir süre, öğrencilerin kendilerini boşlukta hissetmelerini doğal karşılamak… Her yeni konu için farklı çözümler üretmek, öğretmenlerin tercihine sunmak, seçeneklerine zenginlik katmak ve uygulamak… Her şeyi yaptık, elimizden bu kadar geliyor, demek yok.

Yıllar önce, Halide Edip Adıvar Lisesi salonunda, Yapılandırmacı Öğretim konusundaki eğitim seminerinin soru-cevap aşamasında bir öğretmen arkadaşımız eğitmene şöyle bir soru yöneltti: “Öğrencilerin ilgisini çekmek için sınıfta ne yapılması gerekiyorsa hepsini yaptım, fakat yine de ilgilerini çekmeyi başaramadım, bu konuda öneriniz var mı?” dedi. Eğitmen bu soruya hafif bir tebessümle yanıt verdi: “Hiç tahta önünde takla atmayı denediniz mi?”

Başka bir örnek: Resmi bir okulda bakanlık müfettişi, “Sefer Bey siz boş yazılı kağıtlarını öğrencilere veriyormuşsunuz, bir hafta içinde doldurup getirmelerini istiyormuşsunuz, sonra da onları resmi yazılı yerine koyuyormuşsunuz, doğru mu?” diye sormuştu. Kendimden emin, “Evet müfettiş bey” dedim. Uzatmayayım, önce savunmamı alan, sonra da öğrencilerle konuşan müfettiş okuldan ayrılırken, övgü dolu konuşmasını şu sözlerle tamamlamıştı: “Bundan sonra yönetmelikleri aynen uygulayanlara değil, onları iyi yorumlayanlara öğretmen diyeceğim. Her gittiğim yerde sizin bu uygulamanızı anlatacağım

Eğitmenin de dediği gibi, öğrencilerimize okulu sevdirmek için mutlaka denenmemiş yöntemler vardır, onları bulmak ve uygulamak zorundayız. Bu aşamada en çok ‘sabır’a ihtiyacımız olacak. Eğer öğrenciye okulu sevdiremezsek, eğitim konusunda yapılacak her türlü hamlenin sonuçsuz kalması kaçınılmaz. Çünkü öğrencinin mutsuzluğu öğretmene, öğretmenin mutsuzluğu kuruma, kurumun mutsuzluğu sisteme yansıyor. Bu mutsuzluk siyaset alanına kadar uzanıyor. Bir an önce yok edilsin gitsin…

Durum böyleyken başka konulara öncelik verilmesi zaman kaybı olur... Çünkü bu problemin nedenini sistemde, öğretim programlarında, öğretmen yetersizliğinde, yönetmeliklerde, ders kitaplarında ve yöneticilerde aramak zaman kaybı olur. Oysa kaybedecek zamanımız yok!