PROF. DR. İBRAHİM ÖZDEMİR

ERICH FROMM`UN GÖZÜYLE MEVLANA

Erich Fromm (1900 –1980) dünyada ve ülkemizde çokça okunan ve tanınan bir yazar. Kitaplarının hemen hemen tümü dilimize tercüme edilmiş.

Meslekten bir psikanalist olmasına rağmen daima hayatın ve insanın anlamını aramış, sorgulamış ve irdelemiştir. Kendisini insan tabiatını anlamaya adamış içten ve tutkulu bir öğrenci olarak görüyoruz.

Çağdaş insanın karşı karşıya bulunduğu durumu, daha doğrusu zaaf ve hastalıklarını birinci elden bilen biri olarak; bir yandan bunların nedenlerini sorgulamış, diğer yandan da kendi düşüncülerini oluşturmuştur."Yaşama Sanatı" adlı kitabında insanla ilgili yaptığı şu tespitler dikkat çekicidir:

“İnsan, bir bütündür. Düşüncesi, duyguları ve hayat pratiği, birbirinden ayrılamaz. Duygusal açıdan özgür olmadıkça, düşüncesi de özgür olamaz.

Toplumsal ve ekonomik şartlardan bağımsız olmadan ise, duygusal özgürlüğe ulaşamaz. Sevme eylemi sırasında, insan kendisini evrenle "bir olmuş" gibi hisseder. Ama gerçek sevgiye ancak, kişinin bu süreç içersinde bile kendi varlığını, bütünlüğünü ve bir tek kerelik oluşunu unutmaması sayesinde varılabilir.”

Kimliklerin ve “ötekinin” bir sorunsal olarak ortaya çıktığı günümüzde bu çok anlamlı bir tespittir.

Fromm’un Mevlana’ya ilgi duyması da buradan kaynaklanmaktadır. Mevlana’nın insan, insanın anlamı ve âlemdeki konumu onun hep ilgisini çekmiş.

Bu nedenle öğrencisi A. Reza Arasteh’e bu konuda bir tez hazırlamasını önermiş.

İran asıllı olan Arasteh felsefe ve psikanalist tahsil etmiş ve daha sonra ABD’de ün yapmış bir bilim adamı. Tezini 1963 yılında bitirmiş.

Kitap olarak yayınlandığında E. Fromm bir önsöz yazmış.  (Kitap dilimize Mevlana Celaleddin Rumi’nin Kişilik Çözümlemesi: Aşkta ve Yaratıcılıkta Yeniden Doğuş olarak çevrildi. Kitabiyat Yayınları, 2002).

İnsanın kendini ve “ötekini” algılayış biçiminin hayatımızı derinden nasıl etkilediğini vurgulayan Fromm, daha 1960lı yıllarda şu tespiti yapar: “Bizler insan ırkının nükleer savaş, insanın kendisine, birlikte yaşadığı insanlara ve doğaya yabancılaşmasının sonucu olan manevi çöküntü ile tehdit edildiği bir dönemde yaşamaktayız”. 

Peki çare nedir?

Düşünürümüze göre uygarlığımız kişinin bu tek başınalığını bilince çıkartmasını engelleyecek birçok oyalayıcı şeyler üretmiştir.

Sıkıca düzenlenmiş ve makineleştirilmiş çalışma düzeni, insanı en temel insanca isteklerinden, kendini aşma ve bir-olmadan habersiz kılmakta; bunun sonucu ortaya çıkan sıkıntıdan eğlence, eğlence sanayiinin ona sunduğu müzik ve filmlerle kurtulmayı denemektedir.

Eski eşyalarını değiştirip, durmadan yeni bir şeyler alarak kendini avutmakta; insanın karakteri değiş-tokuş etmek, almak, tüketmek, değiştirmek üzerine kurulmaktadır. Ruhsal olsun, nesnel olsun ne varsa her şey tüketim ve değiş tokuşun nesneleri haline gelmektedir.

Fromm’a göre daha 1960lı yıllarda insan düşüncesinin belirli bir veçhesine, yani tasavvuf ve mistik anlayışlara gösterilen ilginin temelinde aslına özgürlük arayışı vardır.

Hayatın anlamını SAHİP OLDUĞUMUZ maddi eşyalar, güç ve şöhretin dışında bir yerlerde bulmaya çalışmak.

İnsanlar “akıldışı, tutkulardan ayrı ve yok olmayan bir kişiliğin kuruntularından ve bunun oluşturduğu hapishaneden özgürleşmek için” dinlere, mistisizme ve maneviyata ilgi duymaya başladılar.

Anlam ve ruhun özgürlük arayışındaki Batılı insan, Fromm’un iddiasına bakılırsa, “hayatın anlamı ve aşkın varlık hakkında” Müslüman hümanistlerin ortaya koyduğu birikimden habersizdi.

Bu durumdan üzüntü duyan bu büyük hümanist, Müslüman hümanist ve mutasavvıflarının en büyüklerinden birisi olarak gördüğü “Mevlâna Celaleddin Rumi’nin fikirlerini” merak etmektedir.

Mevlana’nın bu konudaki katkısının ortaya konulması sadece Fromm için değil, aynı zamanda “İngilizce konuşan tüm dünya” için de büyük bir katkı ve zenginlik olacaktır.

Öyle anlaşılıyor ki, Fromm’un bazı kitaplarında Mevlana’nın şiir ve beyitlerinden yaptığı alıntılar, onun bu konudaki içtenliğinin örnekleridir.

Mevlana’yı yakından tanımaya başlayan Fromm, onun Rönesans Hümanizminin fikirlerini 200 yıl önce ortaya koyduğunu vurgular.

Mevlâna 13. yüzyılın Anadolu’su gibi erken bir dönemde “Çokluk içinde Vahdeti” (Unitiy in Diversity) ortaya koyarak; farklı kültür, din, inanç ve ırk mensuplarının birlikte yayabileceklerini derin bir kavrayış ile göstermiştir.

Birlikte yaşamanın ve hoşgörünün ilk şartı “insan olma bilincimizi” keşfetme ve “ötekileri” bu bilinçle anlamaya çalışmak olarak ortaya çıkmaktadır.

Böylece Erasmus ve Nicholas de Cusa`da bulunan dini hoşgörü fikirleri ile Ficino`nun aşkın “temel yaratıcı güç” olma fikrini onlardan çok önceleri Mevlâna tarafından dile getirilmiştir. Fromm’a göre “sufi, şair ve coşkulu bir semazen olarak” Mevlana, “hayatın büyük âşıklarından biridir”.

Dahası “bu hayat aşkı onun yazdığı her satırda, meydana getirdiği her şiirde ve her hareketinde” kendisini göstermektedir.

Fromm’un Mevlana’yla ilgili tespitleri bunlarla sınırlı değildir.

Ona göre “Mevlâna sadece bir şair, mutasavvıf ve dini bir tarikatın kurucusu değil; aynı zamanda insanın doğasıyla ilgili derin bir anlayışa sahip bir insandı”.

Dahası “içgüdülerin mahiyetini, aklın içgüdüler üzerindeki etkisini, benliğin (self) mahiyetini, bilinci, bilinçaltını ve kozmik bilinci” derinlemesine tartışmıştı.

Fromm’un ısrarla vurgulamaya çalıştığı gibi, insanın doğası, farklı kimliklere, çok kültürlülük, birlikte yaşama; önce iç barış sonra da toplumsal barışı inşa etmek isteyenlere, toplumun çeşitle katmanları arasındaki uçurumları doldurma; toplumdaki gerginlikleri azaltmayla ilgilenenlere Mevlâna’nın söyleyeceği çok şey bulunmaktadır.

Mevlâna’yı tanımak, insanlığın yetiştirdiği en büyük hümanistlerden birinin fikirlerini ve kişiliğini tanımaktır.

İçinde yetiştiği ve beslendiği kültürel kimliğini aşarak, “aşkta ve yaratıcılıkta yeniden doğmayı” başaran Mevlâna; bunun yolunu “tüm insanlarla” paylaşmaya devam etmektedir.

Dünyanın uzak ülkelerinden on binlerce insanın her yıl akın akın Mevlâna’ya gelmesinin nedeni de budur.

Mevlâna’yı ve düşüncelerini tanımak, aynı zamanda kendimizi, yani insanı ve insanlığımızı tanımaktır.

Bunu için yapılması gereken “kim olursanız olun” onun çağlar üstünden gelen davetine sadece “evet” demektir.

Ancak ülkemizde yaşananlara; akan kan ve göz yaşına baktıkça Mevlâna’yı anlamaktan çok uzak olduğumuz görülüyor.

Mevlana’ya göre barış ve huzurun anahtarı bireyden (ene) başlamaktadır.

“Kendisi ile barışık olan, kâinatla da barışık olur” diyor Mevlâna.

Müslümanların yaşadığı coğrafya baktığımızda, adeta Thomas Hobbes’un haklı olduğu akla gelmektedir.

Tekrar etmekte fayda var: Mevlana’yı okumayı ve anlamayı; kişisel ve toplumsal sorunlarımızı onun öğretisi ışığında çözmeyi daha fazla erteleyemeyiz.

Fromm’un 60’lı yıllarda altını çizdiği ve insanlığın sorunlarını çözebilecek bir referans olarak gösterdiği Mevlana’yı sadece törenlere hapsetmek; ondan hayata, yaşamaya ve yaşatmaya dair ilkler çıkaramamak ne acı…

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölüm Başkanı

Prof. Dr. İbrahim Özdemir 

twitter.com / @iozdemir