PROF. DR. İBRAHİM ÖZDEMİR

 

 

Klasik anlayışta bir ekonominin gücü temel iç üretim (GSMH) ve kişi başına düşen milli gelirle ölçülürken, küreselleşen dünyada bunun değiştiği görülmektedir. Zira küreselleşen dünyada ekonomik rekabet kızışmakta; bu savaşta klasik bilgi ve beceriler yeterli olamamaktadır.

2000 yılında benimsenen Lizbon stratejisinin AB ülkelerini “dünyanın güçlü ekonomileri ile rekabet edebilecek” seviyeye getirmeyi hedeflemesinin temel amacı da buydu. Bundan dolayı inovasyon ve yenilik boyutu devreye girmektedir.

Bunun anlamı, mevcut bilgileri hiç kimsenin kullanmadığı bir şekilde kullanmak ve inovasyon, yani yenilik yapmaktır.

Yenilik oluşturma” kavramının anlamı da bu: Başkasının görmediğini görmek, yapamadığını yapmak; yepyeni bir ürün, bir hizmet ve bir bakış açısı ortaya koymaktır. Temel espri: “Küreselleşen dünyada tüm insanlara hitap edebilecek ürünler ve hizmetler oluşturmak” olarak ifade edilebilir.

Amerikalı ekonomist Richard Florida bu yeni anlayışı “yaratıcı/yenilikçi ekonomi” olarak tanımlıyor. Yenilikçi ekonominin ne olduğunu da üç kavramla açıklıyor:

  • Talent (Yetenek, Kabiliyet, Meleke),
  • Technology (Teknoloji, yani üretilen her tür ürün)
  • Tolerans (hoşgörü, tahammül).

Buna kısaca üç T formülü de deniliyor. Bu kavramların üzerinde kısaca durmakta fayda var.

Talent kavramını dilimizde karşılayan birden fazla kelime var: Kabiliyet, yetenek, hüner. Dikkat edilirse hangi kelimeyi alırsak alalım hepsinde “Allah vergisi” dediğimiz bir anlam var. Modern Felsefenin babası R. Descartes buna “doğuştan fikirler” demişti.

Bunun konumuz olan ekonomik gelişmeyle ilgili anlamı şu: Sorunlarımızı çözmede insanların yeteneklerinden ve kabiliyetlerinden yararlanmak durumundayız.

Dikkat edilirse “insan” diyoruz. Bu insan, her ırktan, dilden ve dinden olabilir. Önemli olan bu insanları kazanmak ve kendilerini ifade etmelerinin önündeki engelleri kaldırmaktır. Allah’ın onlara bahşettiği yeteneklerini ortaya çıkaracak bir ortamı onlara sağlamaktır.

İşte tam da bu bağlamda teknoloji kavramı karşımıza çıkmaktadır. İyi bir eğitim almış; kabiliyet ve yeteneklerini son kerteye kadar kullanabilen insanlar her tür teknolojiyi üretmekte; toplumun karşılaştığı sorunlara yepyeni cevaplar bulabilmektedirler. Dikkat edilirse teknolojiyi tüketen değil, üreten gençlerden bahsediyoruz.

Bu yeni nesil, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunları çözmede yenilik oluşturmaktadırlar. Bu olguya dikkat çeken Albert Einstein "bir sorunu, o sorunu yaratan düşünce biçimiyle çözemezsiniz" demişti. Yeni düşünce biçimlerine ve bakış açılarına ihtiyacımız var.

Tolerans ise küreselleşmenin getirdiği dini, kültürel, etnik ve fikri çoğulculukla bizi tanıştırmaktadır. Bu kelimenin Latince aslı hoşgörüdür. Öncellikle “farklı din, kültür, renk ve ideolojiye sahip olanlara hoşgörü gösterme” olarak kullanılmaktadır.

Yaşayan en büyük filozof ve sosyologlardan biri olarak kabul edilen J. Habermas bu kavramı daha geniş bir anlamda kullanmamızı öneriyor. O da “varoluş, hakikat ve doğrulukla ilgili görüşlerimizin yeni dünya görüşleri ile karşılaştığı yerde” daha hoşgörülü olmak.

Bunun anlamı, çok kültürlü günümüz dünyasında, kendi doğrularımıza tutunurken ve savunurken, başkalarının doğrularına, inanç ve geleneklerine saygı göstermektir.

Habermas’ın bu anlayışı hem dindar hem de laik kesimlere yeni fırsatlar sunuyor. Onun sözleriyle “sorumlu vatandaşlık ve kültürel farklılığı dengede tutmak istiyorsak dindar ve laik kesimler yeni bir öğrenme sürecine açık olmalıdırlar.”

Bunun anlamı, her kesimin diğer kesimi öğrenmesi kadar ondan öğrenmesi de gerektiğidir.

Hayat Boyu Öğrenme” anlayışına herkes bir de bu açıdan bakmalıdır.

Bazıları “Hayat Boyu Öğrenmenin” sadece bir şekilde eğitim sürecinin dışında kalanları kapsadığını düşünür. Bu anlayış yanlış olmamakla, birlikte eksiktir. Bundan anlaşılması gereken, kendimizi sürekli olarak öğrenme süreci içerisinde tutmamızdır. Başka bir ifadeyle, “beşikten mezara kadar” öğrenmeye devam etmektir. Çağdaş filozof Karl Jaspers “felsefe yapmak yolda olmaktır” derken aynı konuya dikkat çekmişti.

Özetlersek, küreselleşen dünyada bir ülkenin ekonomisi kadar büyük şirketlerin ve kuruluşların da ayakta durabilmesi ve hele hele rakipleriyle rekabet edebilmesi için yukarıda izah etmeye çalıştığımız 3T formülünü iyice anlamaları ve uygulamaları gerekmektedir.

Şirketler, küreselleşen dünyada her gün karşı karşıya kaldıkları sorunları çözebilmek için yetenek ve kabiliyetlere yatırım yapmalı; yeni ürünler üretmeli; farklı din, kültür ve medeniyetlere ait insanların bir arada huzur içinde çalışması ve yaşaması için hoşgörü ortamları oluşturmalıdır.

Üniversitelerimiz 3T niteliklerine sahip gençler yetiştirmek zorunda. Üniversite, sanayi ve ekonomi ilişkisine bir de bu açıdan bakılmalı.

Ya az gelişmiş ve gelişmiş ülke modellerine baktığımızda asıl farkın nerede olduğu ortaya çıkar.