İMRAN BAYRAKDAR

GELİNCİĞİN HİKÂYESİ

Yıllar önce öğretmenlik deneyimlerimin başında, her olaya her olguya şaşkınlıkla baktığım zamanlar. Farklı kültürlerin farklı yaşam koşullarının öneminin eğitimle öğrenmediğiniz deneyimleyerek ve buda varmış deyip şaşkınlıkla geçirdiğiniz yıllar. İşte bana sabrın sükutun önemi o yıllardaki öğrencilerim kazandırdı. Onlar bunu çok iyi öğrenmişlerdi. Onlardan duyduğum her hikâye aslında birer romandı benim için, o dönemde kendimi de sorgulamayı öğrenmiştim bir kafesin içinde mi büyüdüm de bu çocukların hikâyeleri gerçek dışı geliyordu. Benim bir kafesin içinde büyüdüğüm zarar görmeyeyim diye o kafese kimseyi yaklaştırmayan ve o kafesin içinde tüm ihtiyaçları karşılanan biriydim, eğitimde bir dış dünya olduğu öğretilmiyor. Çünkü eğitim sistemimizde bir kafes dış dünyaya kapalı bir kafes uygulamadan uzak kitapların içinde bir kafes dışarıdan içerisi besleniyor. Kapı açıldığında ise uçmayı başarana helal olsun...

Hikâyede bur da başlıyor öğretmenliğimin ilk yılları ortaokul sınıflarım var yaş olarak da çok uzak değilsin. Dersin dışında da sizinle konuşmak için gözlerinizin içine bakan yüzlerce göz var. Her birinde de ayrı bir acı hikâye, okulun çevresi, ekonomik ve sosyo kültürel seviyesi düşük bir mevkide buna bağlı olarak hayata bakış ve beklentileri de kısa yoldan para mevki sahibi olmak yönündedir.

Gelincik adını verdiğim öğrencimin hikâyesi de bunların sonucu, gelinciği altıncı sınıfta tanıdım, sessiz sakin orta sıralarda oturan korkak ürkek bir o kadar da güzel bir kızımdı. İlk zamanlar onu hatırlayamıyordum bile toplantılarda gelincik hangisiydi diye düşünüyordum. Genellikle öğretmen hatasıdır çok yaramaz ve çok başarısızları yâda çok başarılı öğrencilerin adını ezberlersiniz arada sessiz kalanlar adı en son akılda kalanlardır.

Bir gün sınıfta sınav yaptım ama sınavdan başka her şeye benziyordu sınavda espriler, şarkılar gırla gidiyordu. Çünkü buna ihtiyaçlar olduğunu düşündüm. O sınav benim gelinciği fark etmemi sağladı. Gelincik gülüyor ve ilk kez bir şeyler hakkında konuşuyordu. Çok mutlu olmuştum duvarları yıkmıştık teneffüsler de yanıma gelip sarılıp kendini göstermeye çalışıyordu kendini gösterme çabası içinde derslerde de başarı sağlamaya başlamıştı. Yedinci sınıfta ise bambaşka bir gelincik vardı bütün aktivitelerin içinde olan başarmak için çabalayan bir gelincik.

Sekizinci sınıfın başında birden sessizleşen uzun uzadıya dalan derslerden kopan umudunu yetirmiş bir öğrenci buldum karşımda, bir yerlerde onun umutlarını ümitlerini yitirmesini sağlayan bir durum olmuştu. Onun bana anlatacağı günü bekledim, bir gün bana öğretmenim özel konuşabilir miyiz dedi. Elbette dedim! öğretmenim okul bitince annem beni evlendirecek parmağındaki yüzüğü gösterdi ve annem beni yazın nişanladı dedi. Âmâ ben evlenmek istemiyorum okumak istiyorum doktor olmak istiyorum. Annem sizi çok sever ve sayar dedi annemle konuşur musunuz? Peki ya baban dedim babam karışmıyor kararları annem veriyor. Peki okula çağırdığımı söyle annene dedim. Gelmedi! Çağrılarımı tekrar ettim. Sonrasın da öğrenci ev ziyaretleri bahanesiyle evlerine gittim. Bak kızın çok hevesli çok akıllı küçük yaşında çok aklı başında oturup kalkmasını bilen bir çocuk bak diyorum sana çocuk ne evlendirmesi diyorsun. “Hoca hanım vereceğim kişi mal mülk sahibi işi gücü var bir daha böyle kısmet gelmez. Ayrıca boylandı poslandı ben yaşlandım, bunun namusunu kim koruyacak". Şaka mıydı bu duyduklarım. Sabrımı koruyarak ikna etme yollarına gittiysem de nafileydi bildiğinden vazgeçmiyordu. Bir süre ikna etme çabalarım devam etti. Bir yandan gelincik yanıma gelip kurtar beni öğretmenim ben istemiyorum diyordu. En son okul idaresine haber verdim anneyle babayla konuşmayı onlarda denediler fakat yasal yollar onu kurtarmamıza yetmedi...Gelincik okulun son günü yanıma geldi düğün davetiyesini getirdi öğretmenim beni kurtaramadınız doktor olamadım dedi..Bir yıl sonra onu yolda gördüm karnı burnundaydı. Ogün anladım ben öğretmen olamamışım iyi bir öğretmen olsaydım onu kurtarırdım...

bayrakdarimran@gmail.com