Anlıyorum ama konuşamıyorum...

Ne çok duyduğumuz bir cümle... Aslında çok ilginç değil mi? Dünyada pek çok ülke insanı konuşuyor İngilizceyi fakat Türkiye`de "anlıyorum ama konuşamıyorum" diyen milyonlar var... Nedeniyle, süreciyle, öğrencisi ve öğretmeniyle bu konuyu mercek altına almamızın zamanı geldi de geçiyor belki de... 

PISA 2015 sonuçları kısa bir süre önce açıklandı, Türkiye sınıfta kaldı, 15 yaşındaki öğrencilerimiz kendi dillerinde okuduklarını anlamayan bir nesil olduğunu ortaya koydu. Türkiye, Avrupa Birliği ülkelerinin sonuncusu; OECD ülkeleri sıralamasında da oldukça geride. Bu, bizim gerçekten durup düşünmemiz gereken ve geleceğimizi çok ciddi şekillendirecek olumsuz bir gelişme. Hızlı bir şekilde önlem almalıyız. Kaybedecek zamanımız yok.

PISA sonuçları bağlamında baştaki soruya odaklanırsak yabancı dil öğretimindeki başarısızlığımızı anlamlandırmak da çok basit: Belki eğitim değil ama büyük bir öğretim sorunumuz var.

Konuşabilen herkes farklı farklı birçok dili, ister aynı anda isterse tek tek öğrenebilir. Yeter ki doğru yöntem ve yönlendirmelere sahip olsun.

Ana dilimizi çok kolay gibi görünen, oysa zaman alıcı, çok fazla tekrar ve hata eşliğinde çok uzun bir sürede öğrendik. Bir çocuk üç yaşında düzgün konuşmaya başlar. Çok da komik olur yarım yarım konuşmaları, durur düşünerek konuşur, tüm aile hayret içindedir. İlk defa sanki onların çocuğu konuşmuş gibi hayrete kapılırlar. Hiçbirimizin annesi hangi durumda, hangi zaman diliminde nasıl konuşacağımızı bize öğretmedi. Geçmiş zamanı masal ve anlatılan hikâyelerden öğrendik, geleceği ise yapılan planlardan. Ama yine de herkes doğru zaman dilimleri kullanmayı bilir. Konuşurken kimse şimdi hangi zaman dilimini kullanacağım diye düşünmez. Beyin, bilinçaltında edinilmiş bilgileri kodlayıp hızlı konuşmamızı sağlar.

İngilizce öğrenmek de kendi dilimizi öğrenmek gibi zaman ve emek ister. Bütünün içinde detayları öğretmek, çok dinletmek ve konuşmaya teşvik etmekle gelişir.

Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza yaşadıkları ülkelerin dillerini öğrensinler diye yıllar önce kaynaştırma kursları açıldı, sonra vazgeçildi. Çünkü insanlar salt anlatıma dayalı bir kursla o dili öğrenemedi, oysa dışarıda hayatın içinde çok kısa bir sürede o dili edindikleri gözlemlendi. Çok iyi yazamadılar ama kendi hayatlarını idame ettirebilir beceriye sahip oldular. Yani dili yaşayarak öğrendiler.

Dili yaşatarak öğretmek ilk hedefimiz olmalı

Küçük çocuklar bir dil bilincine sahip değiller, farklı bir dil öğrendiklerinin farkında olmadan dili edinirler, bu nedenle çok çabuk öğrenirler ve bilinçsiz şekilde kullanırlar. Kahvaltıda anne sorar “Ne içmek istersin?”, çocuk cevap verir: “Anne bilmiyorum, milk olabilir, egg de istiyorum.” Anne şok geçirir, sanki çocuk ilk defa konuşmaya başlamış heyecanını tekrar yaşar. Ya da soğuk havada çocuğu ile dolaşmaya çıkan anne, çocuğunun ifadesi karşısında hayrete düşer çünkü çocuk “Brrr, it’s cold.” diye bir ifade kullanır.

Daha sonraki yıllarda öğrenme yavaşlar ve geri bildirimler azalır. Bunlar biriktirme yıllarıdır. Öğrenci hata yapmaktan korktuğu için kendini geri çekmektedir. Çünkü bir sosyal çevresi vardır. Değer kaybetmek istemez.

Yabancı dil derslerinde ses çıkmalı, gürültü olmalı

Öğretmen tahtada ders anlatır, öğrenci yazar, defterini doldurur, tekrar defter alınır tüm gramer konuları tek tek anlatılır. Örnekler yapılır, İngilizce kelimelerin karşılarına karşılıkları yazılır, testler çözülür. Sınavlar yapılır, sonuçlar muhteşemdir. Herkes mutludur. Öğretmen ders anlatmıştır, öğrenci sessizce dinlemiştir, defterler dolmuştur, veli mutludur, okul idaresi mutludur. Çünkü sınıftan çıt çıkmamıştır. Ders anlatılmıştır, müfredat yetişmiştir, defter dolmuştur ama öğrencinin beyni dolmamıştır. Öğrencinin beyni doymamıştır. Öğrenme işlemi gerçekleşmemiştir. Sadece zaman dolmuştur. Yıllarca Türkiye’de İngilizce dersleri böyle anlatıldı, birçok yerde hâlâ böyle anlatılıyor, maalesef. Ve doğru kabul ediliyor, ne yazık ki!

Oysa yabancı dil derslerinde ses çıkmalı, gürültü olmalı. Öğrenci öğrendiklerini eğer sınıfta kullanmazsa nasıl konuşacak, öğrendiklerini nerede kullanacak? Öğrenciyi öğrenen ve etrafına öğreten konumuna getirmemiz gerekiyor. Öğrenmenin ve öğrenileni hayata geçirmenin muhteşem duygusunu yaşamalı. Dillerin yaşayan, sürekli gelişen ve her daim hayatında yer alan olgular olduğunun farkına varmalı. Yabancı dil bilmenin sadece yetişkinlik hayatında başkalarının önüne geçmek olmadığını, şu an dünya bu kadar yakınlaştıkça yabancı dil bilmenin bir yaşam tarzı olduğunu anlaması gerekir. Öğrenciye yabancı dilin doğal bir ihtiyaç olduğunu anlatmamız artık kaçınılmaz.

Öğrenilenin paylaşıldıkça ne kadar arttığını yaşamalı öğrenci sınıfta. Konuşarak, iletişim kurarak... Hatalı ya da hatasız konuşmaları asla kesilmemeli, düşünce zinciri asla kırılmamalı. Düşündükçe artan bağlantılar, konuştukça artan öz güven öğrencinin yetişkinlik hayatında ihtiyaç duyacağı en önemli kişilik özellikleri.

Her konuda olduğu gibi yabancı bir dil öğrenmek iki temel taş üzerinde yapılandırılmalı: sevmek ve emek vermek.

Bu yazı "MEKTEBİM OKULLARI" tarafından desteklenmektedir.

 


 

Eklenme Tarihi: 12:36 09-01-2017
Yabancı Dil İngilizce Mektebim Okulları Öğrenci Sınıf Okul