"Model arayan eğitim sistemimiz"

Eğitimde sistem tartışmalarında dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta Türkiye`nin kendine has bir modeli olup olmadığı... Burada pek tabii ki eğitim sistemimizin hedefini de sorgularken buluyoruz kendimizi. İşte Doç. Dr. Mustafa Yavuz`un MODEL ARAYAN EĞİTİM SİSTEMİZ başlıklı yazısı...

Ülkelerin eğitim sistemleri parmak izlerimiz kadar farklılıklar göstermektedir. Her ülkenin eğitim modeli gelenekleri, ihtiyaçları, beklentileri, demografik özellikleri tarafından şekillendirilir. Bu nedenle bir ülkenin eğitim modelini bire bir veya bir bölümünü alarak uygulamaya koymak doku uyuşmazlığına neden olabilir. Eğitim sistemleri farklı felsefi, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik yaklaşımlara göre modellenebilir. 

İNSANI SERMAYE OLARAK DEĞERLENDİREN MODEL

İnsanı bir kapital (ana mal) olarak görüp, değerlendirirsek o zaman eğitim modelimiz de piyasanın ihtiyaç duyacağı üretken ve ekonomik insanı yetiştirmeye odaklanacaktır. Bu model insandan daha çok piyasa koşullarına bağlıdır ve iş dünyasının ihtiyaç duyacağı beceri ve yetenekte insan yetiştirmeyi gerektirir. Örneğin; uluslararası sınav şampiyonu ülkelerden birisi olan Singapur, 5 milyon nüfusu ve doğal kaynak yetersizliği nedeniyle sürdürülebilir kalkınma için insanı bir kaynak olarak değerlendirmektedir. 

YETENEK VE ZEKÂ ÖNCELİKLİ MODEL

Öte yandan insanın yetenek ve zekâ alanını dikkate alarak eğitim sistemini kurguladığımızda insanın yetenek ve zekâ alanını öğrenebilme çabası öne çıkacaktır. Modelin güçlü tarafı; insanı, yetenek ve zekâ alanına göre eğitim vermeyi öngörmesidir. Zayıf yönü ise insanın yetenek ve zekâ alanını belirlemedeki imkânsıza yakın olan güçlüktür. Öncelikle zekâ alanı ve yeteneğin ölçülmesine yönelik “geliştirilen” ölçme araçlarının geçerlik sorunu vardır. İnsan gibi kapsamlı, değişken bir varlığın zekâ alanını belirlemeye çalışmak çoğu zaman bizi yanlış sonuçlara götürecektir.

FIRSAT VE İMKÂN EŞİTLİĞİNE/ZENGİNLİĞİNE DAYALI MODEL

Bir diğer eğitim yaklaşımı, fırsat ve imkân eşitliğine dayalı olarak geliştirilen yaklaşımdır. Bu yaklaşımda temel amaç, eğitimde fırsat ve imkân eşitliğini ve eğitime erişimde eşitliği sağlamaktır. Yaklaşım, öğrencilere sonuna kadar eşit eğitim vermeyi, zekâ alanlarına göre öğrencilerin ayrılmamasını hedeflemektedir. Bu yaklaşıma göre ayrım en fazla öğrencinin ilgilerine göre olabilir. Başarılı-başarısız öğrenci ayrımı söz konusu değildir. Bütün öğrencilerin öğrenebileceğine inanmak öğretmenlik mesleğinin evrensel etik ilkelerinden bir tanesidir. Bu modelde kaybedilebilecek, vazgeçilebilecek hiçbir birey yoktur. Avrupa’nın kuzeyindeki ülkelerin uygulamaya çalıştığı ve uluslararası sınavlardaki başarılarında da kendini gösteren model buna yakın bir modeldir. İnsanı piyasa koşullarına göre yetiştirme daha çok Amerikan eğitim sistemi modeli, “zekâ alanı ve yeteneği” öne çıkaran model Alman ve İsrail eğitim sistemleri ile benzer özellikler taşımaktadır. 

DEMOGRAFİK VE EKONOMİK VERİLERE DAYALI TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ MODELİ

Eğitim sistemimiz model belirleme konusunda kararsızlıklar yaşamaktadır. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişmişlik Raporu (2012)’e göre Türkiye’de yetişkin nüfusun eğitim yılı ortalaması 6,5 yıldır. Rapora göre Türkiye bir tam puan üzerinden ortalama 0.722 puana sahipken, sağlık alt boyutunda 0.855, millî gelir alt boyutunda 0.726 eğitim alt boyutunda ise 0.608 puana sahiptir. Bu duruma göre rapordan insanî gelişmişlik düzeyimizi en çok düşüren eğitimden aldığımız puan olarak görülmektedir. Ayrıca TIMMS (2011) raporuna göre ailenin ekonomik ve eğitim düzeyleri ile öğrencilerin matematik ve fen puanı arasında pozitif yönlü bir ilişki tespit edilmiştir. Ancak rapordan ailelerin evlerinde çocuklarına yönelik kaynaklarının yeterince olmadığı, bu konuda sadece beş ülkeden daha iyi durumda olduğumuz sonucu ortaya çıkmaktadır. Örneğin Güney Kore’de evlerin % 65’ inde çocuklara yönelik 100’den fazla kaynak bulunurken ülkemiz için bu oran %14 civarındadır. Bütün bu rakamlar ve değerlendirmeler Türkiye’de ailelerin eğitim düzeylerinin düşük olduğunu göstermektedir. Fırsat ve imkân eşitliğindeki bu dengesizliğin okul tarafından kapatılması gerekir. O halde Türk Eğitim Sisteminin fırsat ve imkân eşitliğini öne çıkaracak eğitim yaklaşımından vazgeçmesi doğru değildir. Eğitim sistemimizin dezavantajlı öğrencileri ihmal etmesi düşünülemez. Özellikle erken dönemde yapılacak “yöneltmeler” dezavantajlı ailelerin çocukları için bir engel oluşturacaktır. Ayrıca zaman içerisinde farklı isimlendirmelerle yoğun olarak köy ve kasabalarımızda görevlendirilmiş olan geçici, vekil, sözleşmeli, ücretli vb “öğretmenlik” uygulamasına son verilmelidir. Bu uygulamalar ismi geçen yerlerde öğretmen devir hızını artırmakta ve öğretmenlik eğitimi almayan kişilerin görevlendirilmeleri yeni eşitsizlikler ortaya çıkarmaktadır.

Öte yandan eğitim yaklaşımlarından bir tanesi de “Beşeri Sermaye” yaklaşımıdır.  Bu yaklaşımı değerlendirebilmemiz için bazı verilere ihtiyacımız var... OECD tarafından hazırlanan eğitime bakış (2012) isimli rapora göre; 

Yüksek öğrenimli bir erkek, lise mezunu erkekten % 58, yüksek öğrenimli kadın lise mezunu kadından % 54 daha fazla gelire sahiptir. 28 OECD ülkesinde başlangıçta üniversite mezunu olmak, erkeklerde lise mezunlarına göre 160.000$’ın üzerinde kadınlarda ise 110.000$ daha fazla kazanç getirmektedir.

Bilgi temelli ekonomide sadece bilgi değil, bireylerin “esnek becerileri” de önemlidir (2020 Vision Report of the Teaching and Learning in 2020 Review Group, 2006): isimli rapora göre esnek beceriler;

  • iletişim

  • güven, dakik olma, azim

  • işbirliği yapabilme

  • bilgiye eleştirel yaklaşabilme

  • sorumluluk alma, yönetebilme, öğrenmeye açık olma, etkili bir öğrenme alışkanlığı kazanmış olma,

  • denetlenmeye ihtiyaç duymadan çalışabilme

  • kendine güvenme, problemleri tespit edip çözüm bulabilme

  • zorluklar karşısında esnek olmak

  • yaratıcı ve girişimci olmaktır.

Heidrick & Struggles (2011) tarafından yapılan Küresel Yetenek Araştırması’na göre son beş yılda işgücümüzün yeteneklerinin artmasına rağmen 60 ülke arasında 48. sıradayız.

Raporlardan görüldüğü gibi iş dünyasının çalışanlardan beklentileri artmış durumdadır. İş dünyasında yıllar önce sadece kaslarına ve sağlık durumlarına bakılarak kabul edilen göçmen işçiler talep ederdi. Bugün kasların ilgi görmediği, bunun yerini bilişsel, duyuşsal kapasitenin ilgi odağı olduğu görülmektedir. Ancak kasların yerini alan bilişsel ve duyuşsal becerileri kazandırmanın okula “maliyeti” yüksektir. Bilişsel ve duyuşsal beceriler zengin, bireysel farklılığı öne çıkarırken insanı hem birey hem de bir takımla çalışabilme becerileri ile donatabilen okul içi ve okul dışı etkinlikleri kapsayan esnek bir eğitim programı ile sağlanabilir. Bütün bu gelişmeler eğitimde beşeri sermaye yaklaşımını da göz ardı edemeyeceğimizi göstermektedir. Ancak, insanı bir kaynak olarak el ele alan yaklaşımlar insanı metalaştırıp, pazarda alınıp satılan bir ürün haline getirmektedir. İnsanı bir değer olarak düşünmek ve eğitim sistemini insanın bir değer olduğunu düşünerek kurgulamak gerekir. Bu yaklaşım fırsat ve imkân eşitliği yaklaşımı ile birlikte değerlendirilmediği zaman katı ve insani olmayan bir hale gelecektir. Çevrenin okuldan beklentilerini okulun göz ardı etmesi mümkün değildir. Ancak bütün bu talepler okullaştırılarak (eğitim bilimin doğrularına uygun hale getirilerek) karşılanabilecek taleplerdir

Öğrencilerin zekâ ve yeteneklerine göre eğitim almalarını öngören yaklaşım çoğu zaman kamuoyunda daha fazla ilgi görmektedir. Ancak bu yaklaşım süreci dikkate alan, okul öncesi eğitimden itibaren öğrenci ürünlerinin değerlendirildiği, uzun süreyi kapsayan bir ölçme ve değerlendirmeyle birlikte esnek bir şekilde uygulanabilir. Süreci dikkate almayan sadece öğrencilerin aldıkları sınav puanlarını, eğilim belirlemek amacıyla öğrencilere uygulanan bir takım “ölçekleri” ve merkezi sınav puanlarının öne çıkarıldığı bir yöneltme sistemi günümüz eğitim anlayışında kabul edilebilir durum değildir.

İnsan çok boyutlu ve değişken bir varlıktır. ABD’de 2012 yılının öğretmeni seçilen Rebecca Mieliwocki; “Testler öyle sınırlıdır ki, biz testlerle bir şeyler öğretmeye kalkarsak, öğrenciler çarpık ve anlaşılmaz bir eğitim almış olurlar. Testler öğrencilerin hedefi vurmasını ister. Ancak ben, bütün arka planı, bilmeleri gereken her şeyi, nasıl iletişim kuracaklarını, nasıl ayakta kalabileceklerini eleştirel düşünmeyi, zekâlarını ortaya koyabilmeyi öğrenmeye ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum”  (Los Angeles Times / May 15, 2012). Gerçekten eğitimin hedeflerinin hiçbirinin dikkate alınmayarak, sadece test skorlarına indirgemek okulların varlık nedenlerini inkar etmesi anlamına gelir. Eğer okullar test skorları için varsa bunu dışarıda da yapan kurumlar bulunmaktadır. Okul kendisini bu kurumlara rakip olarak gördüğü takdirde varlık nedeni sorgulanmaya başlanacaktır. Üstelik yüksek çoktan seçmeli test skorlarına sürekli test çözerek ulaşabiliriz yargısı da gerçeklikten uzaktır. Öğrencilerimizin katıldığı bazı  uluslar arası sınavlarda test soruları da yer almaktadır. Üstelik bu test sorularında bizim kadar test sorusu çözmeyen ülkelerin öğrencileri öğrencilerimize göre daha iyi durumdadırlar. Okullarda da sınavlar çoktan seçmeli testlere dayandırıldığı, bilim insanı fidanlığı olması beklenen fen liselerimizde bile araştırma-incelemeden daha çok testlere yer verildiği için “daha çok test yapan daha başarılı olur” algısı yerleşmiş durumdadır. 

Özetle eğitim sistemimizin hedefi; fırsat ve imkân eşitliğinden taviz vermeden ilgi ve yeteneklerine göre planlanmış bir eğitimle küresel ölçekte rekabet edebilecek 21. yy. becerilerine sahip bireyler olmalıdır.

(yavuzmustafa.com)

 


 

Eklenme Tarihi: 00:29 21-04-2016
Mustafa Yavuz Eğitim Sistemi Model